Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Altay Bölgesi-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkırdistan-Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan
İran
Nahçıvan
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Moldova
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Gagauzya
Kosova
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1144665
Bugün : 54
Kürtler Hakkında Mitolojik Teoriler -Generallerden Akademisyenlere Aynı Yanılgı-

Mustafa Aksoy

1927 yılında İngilizce hazırlanan İslam Ansiklopedisi’nin "Kürtler" maddesini yazan Wladimir Minorsky dilden hareketle etimolojiyi kullanarak "Kürt" kelimesinin kaynağını bulmaya ve bir "Kürt" milleti inşa etmeye çalışır. Burada hareket noktasını ise M.Ö 401-400 yıllarında  Ksenophon’un "Anabasis-Onbinlerin Dönüşü"  adıyla yazdığı eserde kullandığı Kardukh kelimesinden hareket eder. Ksenophon’un ise bu konuda şunları ifade eder: "… Lydia ve İonia’ya ulaşıldığını ve kuzeyde dağlar aşılınca Kardukh’lar ülkesine varıldığını bildirdiler. Bu halkların dağlarda oturduklarını, çok savaşçı olduklarını ve Karala bağımlı bulunmadıklarını söylüyor… Bununla birlikte Kardukh’lar, ovayı yöneten satrapla* barış halindeymiş"(1).  Minorsky’nin hareket noktası teşkil eden bu görüş ciddi dil bilimciler tarafından doğrulanmamıştır. Hatta kendisi de 1938’de katıldığı XX. Oryantalistler kongresine sunduğu bildiride "prensipte milletlerin menşeylerini etimoloji ile ispat etmek tehlikelidir. Bunun için tarihi ve coğrafi elemanlara dayanmak gerekir" (2) demiştir.

İlk ortaya atıldığında çok kullanılan bu kavram sonradan eleştirilerek rafa kaldırılmıştır.  Rus doğu bilimci ve konsolos olan Nikitin  "karduk" teorisi hakkında şunları yazar:

"…Kardoukhoi’ler (Karduklar),  Kürtlerin kesin olarak ataları olduğu genellikle kabul edilmişti. Onlar gibi dağlı, aynı ülkede oturur, gözü pek olduklarına göre varsayımı kesinleştirmek için daha ne gerekliydi? Oysa araştırmaların bugünkü durumunda, artık bu konuda aynı kesinlik kalmamış görünmektedir. Bir kere, bu alanda büyük bir otorite olan Th. Nöldeke gibi, M. Hartmann, Weissbach gibi, doğubilimciler, dilbilimsel nedenlerle Kürt ve Kardu biçimlerinin eşanlamlı sayılamayacağını kanıtlamışlardır" (3).

Nikitin en azından Minorsky kadar uzman olduğu ve eseri  "Kürtçü" bir yayınevi tarafından yayınladığı halde onun yukarıda ki görüşleri yok sayılmıştır. Çünkü bazıları bilimsel araştırma yapmaktan ziyade, hoşlarına gelenleri ifade etmeyi bilim saymaktadırlar.

O kafalar,  art niyetlerinden dolayı yukarıdaki Minorsky’nin iki yazısını dahi analiz etme acizliğine düşmüşlerdir. Bu mantıkla hareket ettikleri için de sosyal sorunları anlamaktan önce, çözmeye çalışıyorlar. Oysa bu süreç tersinden işlemelidir. Yani önce anlamak sonra çözüm yollarını belirlemek gerekir.

Özellikle yönetim kadrosundaki insanların soksa ağzıyla konuşmaları sosyal sorunların anlaşılmasını daha zorlaştırdığı gibi çözüm yollarında olması gereken yerde değil de farklı zeminlerde tartışılmasına neden olmaktadır. Bu konuda sadece Fikret Bila’nın "Komutanlar Cephesi" adlı eserden bazı örnekler vererek konunun nasıl başka zeminlere çekildiğini belirmeye çalışacağız.

Fikret Bila’nın söz konusunda kitabındaki bilgilerin bazıları Milliyet gazetesinde yayınlandı. Bila giriş bölümünde şöyle der:

"tarih 16 Eylül 1998’di. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Atilla Ateş, Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde Şam’ı uyaran o ünlü konuşmasını yapmıştı. Şam ya Öcalan’ı verecek ya da Türkiye’yle savaşmayı göze alacaktı… Ateş Paşa’ya eşlik eden 2. Ordu Komutanı Org. Aytaç Yalman, Komutanı Ankara’ya uğurladıktan sonra hemen işe koyuldu. 2. Ordu, Suriye sınırına dayandı. Aytaç Paşa’ya sordum: Aytaç Paşa, sorunun üç dönemi olduğunu belirterek şu analizi yaptı:

 PKK boyutuna girmeden önce olayı üç döneme ayırmak mümkün:

1-Sosyal sorun dönemi

2-Askeri dönem,

3-Siyasallaşma dönemi.

"Sorunun sosyal boyutu eskidir. Aslında Türkiye’nin sorunu henüz sosyal boyuttayken görmesi ve doğru okuması gerekirdi. Bu yapılabilseydi sorun belki sosyal aşamadayken çözülebilirdi. Ancak, maalesef bunun yapılamadığını görüyoruz. Henüz terör boyutuna gelmeden sosyal aşamada sorun çözülebilseydi çok daha iyi olurdu.

Sorunun sosyal boyutu nedir?

"Bu açıdan baktığımızda, o aşamada sorunun ’kendini ifade’ olarak tarif edildiğini görüyoruz. Dilini konuşmak, şarkısını, türküsünü dinlemek istiyor, kültürünü yaşamak istiyor.

Oysa bizler o dönemde, ’Kürt yoktur’ diye eğitilmişiz. Kürtleri, Türklerin kolu olarak görüyoruz. Ortalıkta işte dağlarda gezerken, karda yürürken kart-kurt sesleri çıktığı için Kürt denilmiştir, gibi tarifler dolaşıyor. O dönemde sosyal istekleri bile biz ’yıkıcı faaliyetler’ kapsamında görüyoruz… Cumhuriyet dönemindeki isyanlardan sonra 1938’den 1970’e kadar terör yok. Sosyal sorun dönemi dediğim, bu dönemdir" (4).

Yalman Paşa’nın bu görüşleri sonradan basında diğer komutanlar ne dedikleri dikkate alınmadan komutanların itirafları olarak yorumlandı. Mesela söz konusu söyleşiyi yapan Bila’nın Yalman Paşa’nın cevapları hakkındaki görüşlerini şöyledir:

"Aytaç Yalman Paşa’nın çok değerli bulduğum analizinin, bir "itiraf" veya "kişisel vicdan muhasebesi" biçiminde ele alınması ve öyle sunulması gayretidir.

"Aytaç Paşa, isabetli bir analizle, PKK teröründen önceki dönemde, sorunun henüz sosyal boyuttayken görülemediğini belirtmiş ve 1970’li, 1980’li yıllarda izlenen resmi politikayı irdeleyerek eleştirmişti. Aytaç Paşa’nın o yıllarda genç bir subay olarak karar verici konumda olmadığını belirtmeye bile gerek yok. Esasen, Aytaç Paşa’nın bu eleştirel yaklaşımı, 70’li ve 80’li yılların resmi devlet politikasına ilişkindir. Hal böyleyken Yalman Paşa’nın yaptığı, iyi niyetle ileriye yönelik bir projeksiyon için yardımcı olmaktı" (5).

 Bila’nın ve benzerlerin bu tarz yorumları sanki bir şeyin habercisi gibi.  Yalman Paşa’nın konuşmasını sondan başlayarak analiz etmeye çalışırsak konu hakkında ne kadar eksik bilgiye sahibi olduğu ortaya çıkar.

Yalman Paşa’nın "…bizler o dönemde, ’Kürt yoktur’ diye eğitilmişiz. Kürtleri, Türklerin kolu olarak görüyoruz. Ortalıkta işte dağlarda gezerken, karda yürürken kart-kurt sesleri çıktığı için Kürt denilmiştir, gibi tarifler dolaşıyor" ifadesini her şeyden önce üslup açısından yakış değil. Diğer yandan dünyanın her yerinde insanlar eğitilir. Ancak eğitilen insanlar düşünür ve kendileri de başkalarını eğitmeye başlar. Hatta bazen eğitilirken de aynı zamanda başkalarını ve eğiteni eğitir. Eğer eğitim sürecinde aldıkları bilgilere yenilerini ilave edemez ya da yeni yorumlar getiremezse, sadece eskiyi tekrar ederler dururlar. Netice de sağlıklı olamayan bir sosyalleşme karşımıza çıkar. Başka tabirle böyle bir sürecin sonucu adeta papağanlaşmak ya da mankurtlaşmaktır..

Mehmed Niyazi, "milliyetin tayininde iki etken önemli rol oynar; bunlardan birisi psikolojik diğeri sosyolojiktir. Bir insan kendini hangi milletten sayıyorsa, sosyolojik bakımdan ait olup olmadığına bakılmaksızın, o insanın o millete ait olduğu kabul edilir. Napolyon, kesinlikle Fransız değildir; Korsikalıdır. Büyük bir ihtimalle Arap asıllıdır. Ama kendini Fransız kabul etmiş ömrünü Fransa’ya vermiştir... Stalin’de aslen Rus değildir, fakat kendisini Rus kabul etmiş... Oğuz Han’ın torunu "Ben Türk değilim" diyorsa, hiç kimse "Sen Türksün" diye onu zorlayamaz. Ama genellikle psikolojik boyut, yani aidiyet şuuru sosyolojik boyuta bağlı oluyor. Hiç kimsenin de Kürtlerin milliyetini tayin etme hakkı yoktur; kendilerini hakkında karar kendileri verir. Başkaları ancak tarihleri, sosyal yapıları hakkında ve benzeri hususlarda araştırma yapabilirler" (6) der.

 Bu anlayış ve mantık çerçevesinde söz konusu olan konuya yaklaşıldığı takdirde, önemli mesafelerin alınacağına inanmaktayız. Aksi takdirde ben yazdım oldu dayatmalarıyla, alaycı yaklaşımlarla bir yere varılması mümkün gözükmemektedir.

 Kürtleri Türklerin bir kolu olarak yorumlamak, siyasi bir söylemden değil, tarihi ve sosyolojik kaynaklara dayanmaktadır. Bu konuda yurt dışında ve içinde birçok çalışma yapılmıştır (7).  Ancak bunlar dikkate alınmadan sadece dilden ya da siyasi söylemlerden hareketle tarihi ve sosyolojik gerçeklerle hiç bağdaşmayan görüşler basın hokkabazları tarafından halka sunulmaktadır. Mesela bu satırların yazarı Elazığ ve Ağrı illerinde saha çalışmaları yaparak sosyoloji doktora tezi hazırlamıştır (1995).  İsmail Beşik’çi de 1967 de Bingöl’deki göçebe Alikan aşireti hakkında sosyoloji doktora tezi hazırlamıştır (8). Dünya algısı ve Kürt kavramına yaklaşımları farklı iki sosyologun aynı gelenekleri tespit etmesi bu konudaki yazanları biraz olsun düşündürmesi gerekmez mi?

1995’de yapılan tezde araştırma sahasında bulunan bulgular, önceden yapılan çalışmalardan hareketle Türkiye’nin birçok yerleşim yerleri ve Asya Türklerinin gelenek- görenekleriyle karşılaştırılmıştır. Karşılaştırma sonuncunda coğrafi şartlardan ve dil özeliğinden başka farklı kültürel yapının olmadığı sonucuna varılmıştır. Ayrıca  Edirne’den Tuva’ya kadar yapılan alan çalışmalarında derlenen on binden fazla halı-kilim, mezar taşı ve etnografik eserlerdeki damgaların benzer değil aynı olmasının konu üzerinde düşünenlere önemli kaynaklık edeceği düşüncesindeyiz. (Bak: www.mustafaaksoy.com )

 

Makalenin Yazarı  ve Kürt-Türk Bağlamında Kimliği

Bu satırların yazı "Torun" aşiretindir. "Torun-torin-torini"  Kırmancca’da da "köklü, soylu aşiret" anlamına gelir ve Torun olanlar diğer aşiretler içinde ve çevrede çok önemi bir saygınlığı sahiptir. Bu durumun halen devam ettiğini Siverek, Şanlıurfa, Ağrı, Van, Erciş, Adıyaman ve Diyarbakır’da yaptığımız saha çalışmalarında da tespit etmiştik.

Ziya Gökalp 1920’de yaptığı saha çalışmasında Siverek ilçesindeki Karakeçili aşiretinin ağalarına "Torunlu" (9) denir der. Siverek ve köyleri ile Şanlıurfa merkezinde bir insanın önemli bir sosyal statü kazanması karşısında gururlu bir tavır takınmasına "torunlaşma",  "o torunlaşmış", "o torun olmuş" deyimi kullanılmaktadır.

Aynı konuda kendisi de Doğulu olan ve "Kırmançca bilen Aras,  yazdığı bir makalede "Diyarbakır ve Urfa dolaylarında yakın çevre köylerinden şehre elden yoğurt yumurta yağ getirenler barajilerce (şehirli) "Kirmanç" olarak adlandırılmaktadır. Yine Doğu Beyazıt’ta kasabalılar tüm köylülere (ağalar da dahil) "Kirmanç" demektedirler... Aynı şekilde Doğu’daki "Torun" ve "Mirek"ler (secereli veya asil ağalar) tüm halka "Kirmanç" demektedirler... Yörede "Kirmanço" ise daha aşağılayıcı anlamında kullanılır" (10) der.

Bugün birçok bölgemizde "Torun" aşiretine rastlanır. Mesela, bilgilerimize göre Ağrı, Kars, Van, Erzurum, Tunceli, Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep, Kahramanmaraş, Sivas, Adana, Tokat, Kayseri ve Konya’da "Torunlar" yaşamaktadır. Torunların bazılarının anadili "Zazaca", "Kırmanca" ve Türkçe’dir. Dini inanış açısından ise bir kısmı Sünni bir kısmı ise Alevidir.  Bu kısa izahtan sonra şimdi "etnik** modacılar" ya da "etnik soytarılar"a soruyorum. Ben ve benim gibiler hangi milletten ya da bazılarının çok kullandığı tabirle hangi "etnik" yapıdandır? (Bu kelimenin ne anlama geldiği bilinmeden rast gele kullanılmaktadır. Mesela bazen "etnik" kelimesi ırkı mı, milleti mi, hakim grup içindeki alt grubu mu vs ifade ettiği belli değildir.)

 

Kangal Köpeği, Kurt, Zazalar ve Kürtler

Kangal köpeği ve Türk mitolojisindeki kurt hakkında yaptığı yorumla bazı çevrelerde hayli ilgi ve sempati toplayan Türköne, şöyle diyor:

"Kangal meselesi bir ironiydi. Ama yazının temel tezi şuydu: Kurt sembolü etrafında kaç kişi toplayabilirsiniz? Kurt sembolü Türklere ait bir sembol değil. Kurdu, Kurtuluş Savaşı döneminde Yakup Kadri Karaosmanoğlu icat etmiş. Osmanlı’da yok, Selçuklularda yok, Akkoyunlular’da, Karakoyunlular’da yok. Adı üstünde koyun, nasıl olsun. Anadolu’da oğuz boyları, karakeçiler. Hep keçi, hiç kurt yok. Ben bir çarpıklığı göstermek ve iman edilen şeylerin saçma olduğunu gündeme getirmek için yazmıştım" (11).

Oysa Türlerin kurttan türediği hakkındaki mitoloji herkesin malumudur. Ayrıca günümüzdeki Asya Türklerinde kurda çok büyük değer verilir. Adeta kurt inancını onların folklorunun her alanında görebilirsiniz. Mesela Tuva Türklerinde hasta olan insanlar ölmüş kurdun başıyla tedavi edilir. Kayseri’nin Yahyalı ilçesinde de kurdun derisinden yapılan bir halka ile kötü ruhların hastalardan çıkarılması, uzaklaştırılması ve iyileştirilmesi sağlanır. Zile ilçesindeki Alevi "Kurtoğlu Ocağı"na mensup insanlarda, çocuğu olmayan bir kadının pınardan su alırken bir kurdun getirdiği etten yiyerek hamile kalması sonucu meydana geldikleri inancı vardır. Yani "Kurtoğlu Ocağı" mensuplarının babası bir kurttur. Bu konuda geniş bilgiyi sosyal antropolog yaşar Kalafat’ın ilk cildi yayınlanan eserinde görmek mümkündür (12).

Türköne, bir başka yazısında da şunu savunur: "Bugün Kürtlerin "müstakil hüviyetli bir ırk" olup olmadığını kimse tartışmıyor. Kürt kelimesinin yöre halkının dağda yürürken çıkarttığı "kart-kurt" sesinden türediği iddiasını, bir zamanlar bu iddiaya sarılmış olanlar bile, en son eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın vurguladığı gibi ironi konusu yapıyor" (13). Bir defa milleti ırk olarak tanımlamak hiç bir ilmi gerçeklikle açıklanamaz. Yukarıda etnik kelimesi hakkındaki yorumumuzun da burada onaylandığını görüyoruz. Çünkü bu zihniyetin yani Kürtleri ayrı bir ırk olarak görenlerin aynı zamanda da ırka göre daha az masum görülen etnik kavramını kullandıkları malum. Ancak o kafaların öncelikle yukarıda yazdığımı düşünerek benim gibilere bir ırk bulması gerekmez mi? O kafalar, benim gibilere bir ırk bulabilirlerse,  Kürtlerin de ayrı bir ırk olup olmadığı tartışmasına geçebilirler. Aksi taktirde onları "ben yazdım oldu mantığı"yla baş başa bırakıyorum.

 Kürtlerin ayrı bir ırk olduğu konusunda Kürt milliyetçileri arasında da yoğunlaşmış bir uzlaşma olmadığını konu kakında okuyanlar bilirler. Mesela Kürt milliyetçileri atalarını Medlere, Ermenilere Asurilere, Babaillere, Sümerlere ve Farslara bağlarlar. Aynı insanlar Kürtlerin coğrafi tarihi vatanları olarak Fırat ve Dicle arasını, Urumiye bölgesini,  Hazar civarı ile Horasan bölgesini gösterirler. Hatta bir kaynakta Doğu Anadolu batı Ermenistan olarak ifade edilir  (14). Dolaysıyla Kürtçülerin bir ırk bulmadan önce bir milliyet -çünkü milliyet bulmak ırka bulmaktan her zaman daha koyladır- ve coğrafya bulmaları

Siyasi ve ideolojik düşünceye sahi olmayan Zazaca ve Desimce (Dımilice) konuşan hiçbir insan Kürtlüğü kabul etmez. Özellikle Tunceli’de 50 yaş üzerindeki insanlar Kürtlüğü kabul etmedikleri gibi nerdeyse tamamı Horasandan geldiklerini ve Türk olduklarını ifade ederler. 1990’dan beri yaptığımız saha çalışmalarında özellikle Elazığ’da Zazaca konuşan arkadaşlarımın, Kırmanca konuşan arkadaşlarımı şaka da olsa küçümsediklerine çok defa şahit olduk.  Zazaca konuşanlara göre Kürt kavramı Kurmançca konuşanların karşılığıdır. Bu konuda Kürtçülerin bazı sözlüklerinde de aynı ifadeleri görebilirsiniz.

H. Küçük, "Kirmanc-Zazalarin Etnik Kimligi Üzerine Tartisma" adlı makalesinde "bizim halkımız ister kendini Kirmanc, ister Zaza, ister Dimli, ya da Alevi olarak adlandırsın, her zaman kendisiyle Kürtler arasına bir ayrım koymuş, kendisini ve dilini başka, Kürtleri ve dilini de başka bir biçimde adlandırmış, kendisini Kürtlerin bir parçası olarak görmemiştir. Kürt Milliyetçiliğinin etkisi altında kalmış bazı aydınların, "biz Kürdüz" demesi bu gerçeği değiştirmez. Halkımızın kafası açık ve net iken aydınlar,halkı dinlememiş, kimliğimize gölge düşürmüşlerdir" (15) der.

 "Kürt" kavramı ve ırk konusunda, "Kürt milliyetçiliği" ile ilgili yayınlarıyla tanınan bir yayının evinin yayınladığı McDowall’ın eserine atıf yapmak istiyorum: "MS 7. yüzyılındaki Arap yayılması döneminde ’Kürt’ sözcüğü göçebeleri ifade etmek için kullanılıyordu. Bu nedenle, etnik olmaktan çok sosyo-ekonomik bir anlam taşıyordu". Ayrıca McDowall’a göre "bazı Arap, Ermeni, Asuri ve Pers (ve daha sonra Türkmen) aşiretlerinin kültür ve dil olarak Kürtleşmiş olduklarına kuşku yoktur. Böylece Kürt etnik kimliği tek bir ırksal kökene  işaret etmemektedir" (16).

Yukarıdaki iki kaynakta verilen bilgiler dahi "Kürt" kavramı bağlamında, Türkiye’de yapılan tartışmaların ne kadar sathi olduğunu gösteren önemli ip uçları vermektedir.

 

Kürtler Hakkındaki Teoriler

Asıl tartışma konusu olan "kart-kurt" yani Kürtlerin kökeni hakkındaki teorilere gelirsek, Kürtler hakkındaki "kart-kurt teorisi" Macar bilim adamı Nemeth’e aittir. Bilimsel araştırmalara ışık tutan genellemelere teori denir. Teoriler araştırmalar sonucunda ya kabul edilir ya da reddedilir.  Kart-kurt teorisi de Macar asıllı Türkolog Nimet e aittir. Bilindiği gibi bugünkü Macaristan’ı kuran Türk boyları arasında Kürt adıyla bilinen boylar olduğu gibi Tuna boylarında Kürt isimli köyler de vardır (17).

 "Yurt Kuran Macarlar’ın Tarihi" adlı eserinde Nemeth, Macarları oluşturan boyları sayarken Kürtler hakkında şu yorumları yapar: "Dördüncü boyun ikinci kısmının adı Koytry, yani Kürt (Kürtü) dür… Kürt adı konusunda en eski Macarca veriler Kutru, Kurt şeklindedir. Bunu daha sonra Kirt, Kutru, Kyürth şeklinde de görüyoruz… Bacs, Borbod, Heves, Jasz-Nagy-Kunszolnok, Komaran, Nograd, Nyitra, Pozsony, Temes (veya Torontal) illerinde Kürt yer adları mevcuttur… Kürt adının Türkçe’deki*** genel anlamını da tanıyoruz. Tarançı lehçesinde "yeni yağmış kar" anlamındadır. Şorca’da "çığ", Kazan Türkçesi’nde "Kar yığını" anlamında ortaya çıkıyor. (-k) ekiyle Kırgız vs. de ise "Körtük", "yani yeni yağmış kar, derin kar, kar yığını" anlamına gelmektedir. Karakteristik bir hususiyet ki aynı anlama gelen bir kelime Macar boy adı olarak rol oynamaktadır… Kürt boy adının Moğolistan’da ve Kafkasya Türklüğü’nde birbirinden bağımsız bir şekilde ortaya çıkması pek muhtemel bir şey değildir (18).Bazılarınca ironi konusu yapılan "kart-kurt" görüşünün aslı budur.

Dolayısıyla konusunda dünyaca meşhur olan bir Türkolog tarafından dile getirilen bu görüşlerin tartışılması bilimsel bir mantığı gerektirir. Yani yukarıdaki görüşü ironi konusu yapanların, farkı anlayıştaki Türkologların görüşlerinden hareketle dile getirilen anlayışın neden-niçin tutarsız olduğunun ispat edilmesi gerekir. Fakat bilgi sahibi olmadan fikir sahi olanlar, "kart-kurt" adıyla bir teori olmadığı halde, önce uyduruyorlar, sonrada uydurdukları teoriyi ironi yaparak eleştiriyorlar.

"Kart-kurt teorisi" meydana getirip de sonradan ona ironik yaklaşanları bundan sonra yazacaklarımız çok kızdıracaktır. Çünkü yazacaklarımız "Kürt ırkı" meydana getirmek isteyenlerin ve onların ağzıyla konuşup yazanların sıkça başvurduğu hatta başucu yaptıkları kitaplarından olacaktır.

"O parlak günler kara günler oldu. Herkes Cemşid’e itaatten vazgeçti... Her taraftan bir padişah, her yerden ileri gelen bir adam çıktı ve asker toplayıp savaşa hazırlanarak, Cemşid’e karşı düşmanlık gösterdi. Askerler birer birer İran’dan çıktılar ve Arapların memleketine doğru yol almağa başladılar. Orada, ejderha yapılı büyük bir padişah olduğunu haber almışlardı. Kendilerine bir padişah arayan bütün İran süvarileri hep birden Dahhak’a gittiler. Onu padişahlıkla övdüler ve İran’a padişah olarak kabul ettiler. Bunun üzerine bu ejderha yapılı padişah rüzgar suretiyle geldi. İran’da saltanat tacını başına koydu... Dahhak, saltanat tahtına oturduktan sonra, bin yıl padişahlık etti. Bütün dünya onun idaresi atına girdi... Her gece, ister halktan veya isterse yiğitler soyundan olsun, iki delikanlıyı aşçı, padişahın sarayına götürür ve bunlarla onun derdine derman bulmak isterdi. Bunları öldürür, beyinlerini çıkarır, yılanlara yiyecek yapardı. (Padişahın soyundan-memleketinden olan iki insan en azından iki insandan biri kurtarmak amacıyla saraya aşçı olarak girerler ve bunlar) bir koyunun beynini çıkarıp, öldürdükleri gencin beyni ile karıştırdılar. Ötekinin canını bağışlayarak ona, ’git, bir yerde gizlen, canını kurtar! Mamur şehirlerde yaşama. Bundan sonra senin yaşayacağın yer, dağlar ve ovalardır’ dediler. Onun kafası yerine değersiz koyun kafasından yılanlara yiyecek yaptılar. Bu suretle, her ay otuz genç canlarını kurtarıyorlardı. Zamanla kimin nesi oldukları belirsiz olan bu gençlerin sayısı iki yüzü buldu Ahçı her gün birkaç keçi ve koyun ovaya salar, bunlara gönderirdi. İşte bugünkü Kürt kavminin aslı bunlardan türemiştir**** ki, bunlar mamur şehir nedir bilmezler. Bunların evleri, çöllerde kurulmuş çadırlardan ibarettir. Kalplerinde hiç Tanrı korkusu yoktur" (19).

Kürtlerle nevruz kavramı arasında bağ kuranların farkında olmadıkları ya da olmak istemedikleri bir başka bilgi de nevruz olayının Bağdat ile Kudüs arasında geçtiği ve Kudüs civarında Dahhak’ın yakalanarak bir dağda taş üzerinde bağlanarak bırakıldığıdır (20). Demirci Kava-Gave’nin Dahhak’a karşı halkı ayaklandırmak için konuşma yaptığı esnada mızrağının üzerine geçirdiği önlüğündeki renklerde "mor, kırmızı, sarı"dır. Efsanesi çok büyütülen Demirci Kava-Gave’nin Şehname adlı eserde bir tek fonksiyonu olup, oda halkı Dahhak’a karşı Feridun etrafında birlik olmaya davet etmesidir. Zaten eserde bundan sonra Kava-Gave hakkında bir tek cümle dahi geçmez (21).

Şehname’deki yukarıdaki mitolojik bilgi  "Şerefname"de de aynen ifade edilerek (22) ilave olarak şu görüşlere de yer verilir:

a). "Kürtlerin bu adla adlandırılmalarının tek nedeni, aşırı cesaretleri ve savaşçılıklarıdır. O kadar ki, kavga alanlarında, savaş meydanlarında ve diğer çetin durumlarda tehevvür ve pervasızlıkla nitelendirilmişlerdir" (23).

b). "Bazı düşünürler de, ’Kürtler, Allah’ın üzerlerinden perdeyi kaldırdığı bir cin topluluğudur’ demişlerdir" (24).

c)."Bazı tarihçiler de, cinlerin, Havva’nın kızlarıyla evlendiklerini, onlardan da Kürtlerin doğduğunu öne sürmüşlerdir" (25).

d). "Türkistan’ın en büyük hükümdarlarından biri olan Oğuz Han, Medine-i Münevvere’de -onun sakinine en üstün selam olsun- bulunan, peygamberlerin övüncü ve yaradılmışların Efendisine***** bir heyet gönderdi. Bu heyetin başında da, Kürt büyüklerinden ve ileri gelenlerinden Buğduz adlı bir kişi vardı; kendisi çirkin görünüşlü, kaba, katı kalbi, ele avuca sığmaz bir kişiydi. Çirkin görünüşlü, iri yapılı bu elçi, Peygamber’in –salat ve selam onun üzerine olsun- gözüne görününce bu elçi Peygamber’in canı sıkıldı ve ondan şiddetle nefret etti. Elçiye, kabilesi ve mensup olduğu soy sorulunca, Kürt topluluğundan olduğu cevabını verdi. İşte o zaman Peygamber –salat ve selam onun üzerine olsun- Kürtler’e beddua ederek şöyle dedi: Yüce Allah bu topluluğu, kendi arasında ittifaka ve birleşmeye muvaffak etmesin; yoksa birleştikleri taktirde, onların elleriyle dünya yok olur" (26).

Bozarslan Şerefnamde’ki diğer mitolojik bilgiler için bir şey demez ve dip notta açıklama yapmazken, bu son mitolojik bilgi için "bu hikaye tamamen uydurmadır, söylentiden ibarettir" (27) ifadesiyle dipnotta açıklama yapar.

Çevirmenin bu tavrı karşısında şunu söylemek mümkün. Bozarslan diğer mitolojik bilgileri neye göre kabul ediyor? Bunu neye göre kabul etmiyor. Bizce Bozarslan’ın son bilgiye tepkisi ilmi değil, siyasi bir kaygıdandır. Çünkü görüldüğü gibi diğer bilgilerinde son bilgiden daha az mahsum olmadığı ortadadır.

Kürtlerin kökeni hakkındaki bir başka efsanede Saltuk-name’dedir. Çay, bu efsaneyi Saltuk-name’nin Topkapı nüshasından olduğu gibi eserine almış olup, ayıca şöyle özetler: "Hz. Süleyman’ın odalıkları ile Şeytan’ın münasebetine dayalı bir türeyiş efsanesidir. Bu efsane ile Kürt adı verilen unsurların menşeyi Arap aslına çıkarılmaktadır" (28).

Sonuç olarak Macar asıllı bir Türkolog’un "kart-kurt" yorumu Macaristan’daki Kürtler ile Asya Türk kültürü arasındaki ilişkiyi aramaya çalışırken ifadesinden kaynaklanmış olup, son sözde söylemiş değildir. Sadece bir bakış açısının ifadesidir. Bu anlayış yıllardan beri bazı çevrelerin (Son olarak onlara Yalman paşa da katıldı.) adeta alaycı anlayışlarının kaynağını oluşturmuştur. Ancak ne hikmetse kimse işin aslını arama peşine düşmemiştir. Bu anlayışın kaynağı, araştırma yapmanın zahmetinden, kaçarak başkalarının hatalarından ya da kendilerince doğru olmayan anlayışlarında hareketle fikir ifade etmedir. Oysa bilimsel mantık ve yorum araştırmayı ön şart görür.

Kürtçüler, onlara zemin hazırlayanlar ya da aynı mantıkla hareket edenler üstelik kendilerini aydın sayanlar,  yukarıda topluca verdiğimiz, özellikle Kürtçülerin temel kaynakları olan, Şehname ile Şerefname adlı eserlerindeki Kürt efsaneleri hakkında ne diyecekler, doğrusu merak içindeyiz.

Kürt mitolojisi açıklamalarından sonra Doğan Güreş Paşa’nın Bila’ya verdiği cevaplardan da bahsetmek gerekiyor.

 

Kürtçülüğün Tarihi Dış Kaynakları

Güreş Paşa’nın açıklamalarında iki konu çok önemli olmakla beraber basınımız maalesef fark etmemiş ya da işlerine gelmediği için öyle davranmışlardır. Bakınız Güreş Paşa ne söylemiş:

"Türkiye için bölünme riski var. Çünkü, geçmişten gelen bir hedef var. Her ne kadar Abdullah Öcalan 1993’ten sonra, "Bizim Türkiye’nin bölünmesi hedefimiz yok" dediyse de o konjonktürel olarak sıkıştığı için sarf ettiği sözlerdir. Yakalandıktan sonra da böyle konuşmayı sürdürdü, ama bence hedefleri değişmiş değil. Barzani ve Talabani de aynı hedefin peşindeler. Bunu ABD de istiyor. İşte ellerinde haritalar (Türkiye’yi bölünmüş gösteren haritalar) var.

"Cheney de istedi bunu. Kim Cheney? ABD Başkan Yardımcısı. "Batıdan başlayıp doğuya gidinceye kadar tek dostumuz Kürtlerdir" dediler. Bunu söyleyen Amerika. Buna dikkat etmek lazım. AB de bunu istiyor mu? Evet, istiyor. Hedefleri var? Nedir hedefleri? Türkiye’nin küçülmesi. Bir gün gelecek, birisi ne diyecek biliyor musun, benim korkum o: "Bunlar başımıza bela, verelim gitsin", diyecek ve bakacaksınız Hakkâri gitmiş, Barzani’nin olmuş.

"Alın sizin olsun dendiği anda ne olacak biliyor musun? İstanbul’daki bütün Kürtleri Türkler kovar. Uluslararası açıdan baktığımızda; acaba Büyük Kürdistan’a gidiliyor mu? Evet, gidiliyor. Emareleri belli. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney bunu söylüyor.

"Amerikalıların askeri mecmuasında bu çıkıyor. Yunanistan sevincinden ne yapacağını bilemiyor. Cheney, "Orada Haşimi Krallığı kurulsun" demiş, "Türk devletinin yanı sıra, Suriye ve İran’dan da alsın" demiş. Bunlar resmi belgeli. Sonra, "Güney Lübnan’da bir Hıristiyan devleti olsun, kuzeyde Müslüman devlet olsun", demiş. "Libya diye bir devlet kalksın, Mısır’a bağlansın" demiş. Bütün bunlar önemli işaretlerdir" (29).

Güreş Paşa yukarıdaki ifadesiyle her şeyi açıkça ortaya koymuştur. O nedenle Genelkurmay başkanlığı yapmış bir insandan daha fazlasını istemek çok safdilliktir. Merak içinde olduğumuz konu, o ifadeleri malum basınımızın anlamaması değildir. Ancak Güreş Paşa’nın genelkurmay başkanı olduğu zamanda II. Ordu komutanı, Jandarma Genel Komutanı ve Kara Kuvvetleri komutanlığı yapan Aytaç Yalman’ın anlamamasıdır. Çünkü Güreş Paşa’nın yukarıda ifade ettiği bilgileri Yalman Paşa ve diğer mesai arkadaşlarıyla, hatta bazı basın mensuplarıyla paylaşmamasını mümkün göremiyoruz.

Güreş Paşa’nın ifadelerden anlaşılacağı gibi PKK ya da başka tabirle sık sık dillendirilen "Kürt sorunu"nun da, sadece ülkenin içinden kaynaklanan nedenler değil, dış ülkelerin faaliyetleri de son derece önemlidir. Çünkü son zamanlarda bazı basın mensupları PKK’nın ya da "Kürt sorunu"nun uluslararası bir sorun haline gelmeye başladığını yazmaya başladı. Oysa Güreş Paşa yukarıdaki ifadeleriyle bunu bir ay önce ifade etmişti. O günler de basın adeta "emekli generaller özür diledi" manşetleri atarken, Güreş Paşa’nın sözlerine o malum çevreden kimse dikkati çekmedi.

Kaldı ki "Kürt sorunu" ne zaman uluslararası değildi ki. Buyurun İngiliz arşiv vesikalarını birlikte okuyalım. "Kürtlerin ve Ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmez. Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır. Diğer taraftan Wilson beni korkutuyor, ajanları devamlı hatalar yapıyor. Noel’e gelince, fanatiğin biri. Ermenistan’ın ve Kürtistan’ın sınırları kesin olamadığı konusunda sizinle aynı fikirdeyim…" (Mr. Hohler’den Mr. C. Kerr’e, 27 Ağustos 1919), (30). Yıllar önce dile getirilen bu fikirlerle Irak’ın ABD ve İngiltere’nin işbirliği ile işgal edilerek Kuzey Irak’taki olanları aklı başında olanların düşünmesi gerekmez mi?

 "Kürtlere her ne kadar inanmazsak da onları kullanmamız çıkarımız gereğidir. Doğu illerine gelince; Türklerle harp etmeden o bölgeleri Ermenistan ve Kürtistan diye bölemeyiz. Çok korkarım ki geçen haziranda aldığımız kararlı Türklere kabul ettiremeyeceğiz, keşke aksini düşünebilseydim…" (Mr. Kidson’dan Sir E. Crow’a 28 Kasım 1919), (31). Acaba 1919’da haziran ayında alınan karar neydi? Kurtuluş savaşı ortamında kabul ettirilemeyen  o karar, şimdi kabul ettirilmeye çalışıyor ya da ettiriliyor olmasın? Görülenlere bakılırsa baya mesafe aldıklarını söylemek çok büyük bir iddia olmamalıdır.

"…Mr. Hohler Kürtler meselesi hakkında Kürt başkanı olan Şeyh Sait Abdulkadir Paşa’yla görüştü. Kürtler ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmak için her parayı ödemeye hazırdır…" (Amiral Sir F. De Robeck’ten Lord Curzon’a, 9 Aralık 1919), (32).

Günümüzde bazı Kürtçülerin Atatürk’ün bazı söylemlerini işlerine geldiği gibi yorumlayarak ona sığınmaya çalışmalarının gerçekçi olmadığı göstermesi açısından bu ifadeler yeterli olsa gerekir.

Ayrıca Lord Curzon’un 1922’de İngiltere Dışişleri bakanlığına getirildiğini ve1922–1923 Lozan görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık ettiğini bilmek gerekir. Bu nedenle bazılarının ifadesiyle "Kürtçülük soru"nun "ekonomik, kültürel ve siyasal" olmadığı, Batının Türklerle hesaplaşması ve tarihi mirası olduğu ortadadır.

"…Kürt kabileleri İngiliz ve Fransız hakimiyetine konacak, Kürtistan’da hiçbir şekilde Türk bırakılmayacak. Bir tek Kürk devleti mi yoksa birçok küçük Kürt devletleri mi kurulacağı düşünülecek. Ermenilere Amerikalılar kanalıyla silah sağlanacak…" (Türk Meselesi Hakkında İkinci Toplantı, 22 Aralık 1919), ( 33)

"Anadolu ve Küçük Asya: Türkler Anadolu’da bir uçtan Trabzon ve diğer uçta Adana’ya kadar olan bölgede kalabilirler. Erzurum yeni kurulacak Ermeni devletinin başşehri olacaktır. Türklerin idaresi İngiliz, Fransız ve İtalyanların elinde olacaktır" (Mr. Vansittart’tan Lord Curzon’a, 11 Ocak 1920), (34). Erzurum’un başkent olma idealini M. Kalman’da  ifade ederek Doğu Anadolu için "Batı –Ermenistan toprakları Doğu Anadolu Bölgesi olarak adlandırılmıştır" (35) der. Buradan da anlaşılacağı üzere Kürtçülerin çizdiği sözde haritanın Türkiye’yi ilgilendiren kısmı kendilerine verilse dahi sorunun bitmeyeceği ortadır. Ancak onu görebilmek için insanların sağlıklı düşünebilmesi gerekir.

"…Amerikan Cumhurbaşkanı’nın karar vereceği sınırlar içinde hür bir Ermenistan kurulacaktır. Boğazlara gelince, Türklerin uygar dünyaya bir daha ihanet etmemesi için sıkı tedbirler alınacaktır, bu sebeple Türkiye küçük bir devlet haline gelecektir…" (11 Temmuz 1920), (36). Bu günlerde ABD ve AB yetkileri, üniversiteleri vasıtasıyla piyasaya çıkarılan Türkiye haritalarını göz önüne alarak, yukarıdaki gizli bilgiyle beraber yorumladığımızda onların tarihi kaynaklarını anlamış oluruz. Aksi taktirde o haritaları birilerinin fantezileri olarak yorumlamaya devam ederiz.

Günümüzde Türk milliyetçilerine ve Atatürk’e karşı yapılan saldırıların kaynağı hakkında da İngiliz belgelerinde çok sayıda bilgiler olup, bunlardan birini beraber okuyalım: "Kürtlerin Türklerden ayrılmaları çok güç. Böyle olmakla beraber Majeste’nin hükümeti onları Kemalistlerle Bolşeviklere karşı kullanabilir. Anadolu’yu milliyetçilere karşı cesaretlendirmeliyiz Halkın milliyetçilerden bıkkın olduğu teorisini yaymalıyız. Ferit Paşa Anadolu’ya bir grup gönderip halkı kandıracak" ( Mr. Ryan’ın Anadolu milli hareketi hakkındaki notu, 23 Eylül 1920), (37). Görüldüğü gibi dış güçlerle yerli işbirlikçiler her zaman var ve var olmaktadır. Önemli olan onların farkında olabilmektir. Ancak bizim için üzücü olan Attila İlhan’ın söylemiyle "bizim asıl sorunumuz işbirlikçilerin devlet yönetiminde olmaları".

 

Kürt, Zaza, Türk, Çeçen ve Sonuç

Güreş Paşa’nın şu ifadeleri de malum basınımız tarafından dikkate alınmamıştır.

"Sorunun iç boyutuna bakarsak.... Şimdi, anadillerini kullansınlar, kültürlerini yaşasınlar, folklorlarını oynasınlar tabii. Buna bir şey denmiyor zaten. Ama, üniter yapıyı bozacak, Türk milleti dışında başka bir milleti Anayasa’da kabul edecek bir durum olamaz. Türkiye Cumhuriyeti’ni, onun temel niteliklerini, ulus anlayışını, üniter yapısını kabul edeceksin. …Söylediğim gibi ’al, gitsin’ olmaz. Bu kabul edilemez. Anadili konuşmak, kültürü yaşamak başka şeydir, Türkiye’yi bölmek başka şeydir. Benim köyümde de Çeçence konuşurlar, müzikleri, mızıkaları vardır, ama sorduğunda, "Sapına kadar Türküm" derler. Bu devleti, bu milleti kabul etmişlerdir, mensup olmaktan gurur duyarlar. Türkiye’nin duracağı çizgi budur" (38).

Bu ifadelerden bazılarının aklına Kürtlerin ve Zazaların farklı bir kültürü olduğu akla gelebilir. Ancak coğrafi farklılığın dışında temelde bir ayrılığın olmadığı sosyolojik incelemelerle ortadır. Bu konuda İsmail Beşikçi’nin, Mustafa Aksoy’un yukarıda ifade edilen eserlerine bakılabilir. Hatta Taha Akyol’un hayranlığını kazanmış, malum partinin Mersin büyük şehir belediye başkan adayı olmuş, akademisyen sosyolog Ahmet Özer’in Van hakkında yaptığı çalışmaya bakılabilir (39). Doğan Paşa’nın söylediklerini dikkate alarak Kürt, Türk ve Zaza gelenek-göreneklerini karşılaştırdığımızda temelde bir farklılığı görmek mümkün değilken, bunları Çeçenlerle karşılaştırdığımızda belirgin farklılık ortaya çıkar. Mesela Çeçen aile yapısı Kürt, Türk ve Zazalar’a göre farklıdır. Bu durum özellikle Çeçen kadının sosyal konumunda belirgindir.

Bir kültürün en keskin yapısını doğum, evlilik ve ölümde görürüz. Dolayısıyla Türk kültüründen ayrı bir Zaza ve Kürt kültüründen bahsedenlerin şu sorulara cevap vermesi gerekir. Zaza ve Kürt doğum ve evlilik adetlerinin Asya Türkleriyle aynı olmasını nasıl açıklarsınız? Doğu ve Güney Doğu Anadolu’daki koçbaşlı mezar taşları neyi anlatıyor ve tarihi kaynağı nedir? Bu taşların ilk örneklerinin Altaylar ve Moğolistan’da son örneğininin de Tunceli merkezinde 1965 tarihli olarak görülmesi bir tesadüf müdür?  Kürtçülerin önemli bir kısmının iddia ettikleri gibi Kürtler Farsların bir koluysa bu taşlar neden Farslarda yok? Eğer Zazalar ve Kürtler bu üslubu etkileşim sonucu Türklerden aldılarsa, Türklerle etkileşim içinde olan diğer halklar neden almamış? Kaldı ki Türlerin etkileşim içinde olduğu sadece Kürtler ve Zazalar değil. Bilindiği gibi Türkler önemli bir kısmı, Ruslar, Ukraynalılar ve Çinlilerle tarihin en eski zamanından beri komşu olarak ve içi içe yaşamışlar, hatta bu hayat tarzı önemli ölçüde devam etmektedir. Yani Türkiye’deki Zaza, Kürt ve Türk kültürünün temel değerlerinin ortak olması etkileşimle açıklanamaz. Eğer öyle olsaydı aynı örnekleri Türklerle etkileşim içinde olan diğer halklarda da görmek gerekirdi. Diğer yandan Kürt, Zaza, Fars halı kilimlerindeki düğüm ve kullanılan damga farklılığı nasıl açıklanır? Tunceli, Diyarbakır, Hakkari, Şırnak vb. illerdeki okuma-yazma hatta Türkçe bilmeyen kadınların Türkiye’den Sibirya’ya kadar olan coğrafyadaki Türk kadınlarıyla aynı damgaları halı-kilimlerini dokumalarını nasıl açıklayabiliriz? (Bu konuda geniş bilgi ve fotoğraflar için bakınız: www.mustafaaksoy.com)

Sonuç olarak, ister istemez insanın içi ürperiyor ve Güreş Paşa’nın "Türkiye Cumhuriyeti’ni, onun temel niteliklerini, ulus anlayışını, üniter yapısını kabul edeceksin. Türk Silahlı Kuvvetleri güçlü olduğu sürece bunu kabul edecekler" ifadesi çok yerinde olmakla beraber eksik kalmaktadır. Bu nedenle askeri güç siyasi otorite ile birleşemediği müddetçe sorunların çözümü zorlaşmaktadır. Bu nedenle askeri otorite kadar, siyasi güç sahipleri ve sivil kuruluşların da irade göstermeleri gerekmektedir. Ancak Yalman Paşa’nın ifadelerini dikkate alırsak askeri otoritenin de yıpranmaya başladığı ister istemez akla geliyor. Çünkü basının keyfiliği kamuoyu oluşturma açısından önemli olsa da ordudaki farklı anlayış bir çözülmenin ip uçlarını verir. Umarım bu satırların yazarı Yalman Paşa’nın demek istediğini anlamamış ve yanılgı içindedir.

 Dipnotlar:

1. Ksenophon, Anabasis- Onbinlerin Dönüşü, Hürriyet Yayınları, s. 111, İstanbul, 1974

*Satrap: Perslerde vali, yönetici unvanı.

2. Abdulhalûk M. Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, s. 33, İstanbul, 1993.

3.Bazil Nikitin,  Kürtler Sosyolojik ve tarihi İnceleme, Deng Yayınları, s. 23–24,  İstanbul, 1994.

4. Fikret Bila, Milliyet gazetesi, 3.11.2007.

5. Fikret Bila, Milliyet gazetesi, 11.11.1973.

  -Diğer gazeteci ya da "gazeteci mantıklı akademisyenler"in, bu konudaki görüşleri için basındaki haberlere ve köşe yazılarına bakılabilir.

6. Mehmet Niyazi, Millet ve Türk Milliyetçiliği, Ötüken Neşriyat, s. 151–152,  2005.

7. Rasonyi, L., Tarihte Türklük, Ankara, 1996.

   -Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, 1992.

   -Mehmet Eröz. Doğu Anadolu’nun Türklüğü, İstanbul, 1982.

   -Fritz, Kürtlerin Tarihi (Çev. S. Şanlıer), Hasat Yayınları, İstanbul, 1992.

   -Şerefhan, Şerefname (Kürt Tarihi), (Çev. M.E. Bozarslan), Hasat Yayınları, İstanbul, 1990. (Söz konusu eser Bitlis Beylerinden Şeref Han tarafından Farsca olarak kaleme alınmış ve 1597 de tamamlamıştır.)

   -Ahmet Özer, Doğu Anadolu’da Aşiret Düzeni, Boyut Yayınları, İstanbul, 1990.

   -İsmail Beşikçi, Doğu Anadolu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar-Göçebe Alikan Aşireti-, Ankara, 1969.

8. Mustafa Aksoy, Doğu Anadolu Kültürü Üzerine Bir İnceleme, Yeni İnsan Yayınları, İstanbul, 2007.

   -İsmail Beşikçi, a. g. e.

9. Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, 1992.

10. Aras, A., "Doğu’da Feodalite Var mı?", Ant Dergisi, 138. Sayı, 1968.

** Etnik kavramı ne anlama geldiği bilinmeden rast gele kullanılmaktadır. Mesela "etnik" kelimesinin ırkı mı, milleti mi, hakim grup içindeki alt grubu mu vs ifade ettiği belli değildir.

11. Mümtaz’er Türköne, "Özel Mülakat", http://www.turktime.com, (22 Kasım 2007).

12. Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları- Türk Halk İrfanında Kurt -1-, Ankara, 2007.

13. Mümtaz’er Türköne, "Bizim Kürtler", Zaman Gazetesi, 13.11.2007.

14. Welate Tori, Birlikte Olduğumuz Halklar, Koral yayınları, İstanbul, 1991.

    -Welate Tori ve Nergıza Tori, Kürt Kökeni ve Büyük Boyları, Koral Yayınları, İstanbul, 1991.

    -Ekrem Cemil Paşa, Kürdistan Kısa Tarihi, Doz Yayınları, İstanbul, 1998.

    - Egon Von Eickstedt, İlk Çağlardan Günümüze Türkler, Kürtler, İranlılar (Çev. H. Işık), Fırat Yayınları, İstanbul, 1993.   

    -M. E. Zeki, Kürtistan Tarihi, Beybun Yayınları, İstanbul, 1992.

    -Faik Bulut, Horasan Kimin Yurdu, Berfin yayınları, İstanbul, 1998.

    -M. S. Lazarev ve Ş. X. Mıhoyan,  Kürdistan Tarihi (İ. Kale),  Avesta yayınları, 2001.

              -M Kalman, Batı-Ermenistan (Kürt İlişkileri) ve Jenosid, Zel Yayıncılık, İstanbul, 1994.

              -Bazil Nikitin., a. g. e.

15. H. Küçük,  http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=1499 (7.12.2007).

16. McDowall, D., Kürtler, Avesta Yayınları, 2000.

17. Abdulhalûk M. Çay, a. g. e., s. 265-267.

    - Rasonyi, L., a. g. e.

*** Buradaki Türkçe, Türkiye Türkçe’si olmayıp, genel Türkçe’dir.

18. Abdulhalûk M. Çay, a. g. e., s. 265-267.

**** Şehname de "Kürtler" hakkında bundan başka bir bilgi olmadığı gibi "Kürt" kelimesi de geçmez.

19. Firdevsi, Şehname, (Çev., M. Lugal), C. I, s. 101-102, 104-108, İstanbul, 1992.

20. Firdevsi, Şehname, a. g. e., s. 154-155.

           21. Firdevsi, Şehname, a. g. e., s. 125-131.

22. Şerefhan, a.g. e., s. 17-19.

23. Şerefhan, a. g. e., s., 19.

24. Şerefhan, a. g. e., s., 19.

25. Şerefhan, a. g. e., s.

***** Hazreti Muhammed’i kastediyor (Eserini çeviren, M. E. Bozarslan’ın notu).

26. Şerefhan, a. g. e., s.  24-25.

27. Şerefhan, a. g. e., s.  25 (Bozarslan’ın notu).

28. Abdulhalûk M. Çay, a. g. e., s. 42-45.

29. Doğan Güreş, Milliyet Gazetesi, (F. Bila’ya verdiği mülakat),  4.11.2007. 

 30. Erol Ulubelen, İngiliz Belgelerinde Türkiye, Cumhuriyet Kitapları, s. 188, İstanbul, 2005.

31. Erol Ulubelen, a. g. e., s. 197.

32. Erol Ulubelen, a. g. e., s. 198.

33. Erol Ulubelen, a. g. e., s. 199.

34. Erol Ulubelen, a. g. e., s. 202.

 35. M. Kalman, a.g. e., s., 8.

36. Erol Ulubelen, a. g. e., s. 225.

37. Erol Ulubelen, a. g. e., s. 257.

38. Doğan Güreş, a. g. g.

39. Ahmet Özer, a.g. e.

 


 Bu yazının PDF halini indirmek için tıklayın

Powered by Kürşad KARA