Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Tuva-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkurdistan-Rusya
Hakasya-Rusya
Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Karakalpakistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan-Azerbaycan
İran
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Kırım
Moldova
Gagauzya
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Kosova
Arizona-ABD
Los Angeles-ABD
Washington-ABD
Alaska-ABD
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1222787
Bugün : 843
Tunceli’de Koç-Koyun Heykelleri ve Balballar

Mustafa Aksoy*

Gelenek ve onun önemli temsilcisi olan damgalar-şekiller, tarihin eski sayfalarının yeni yorumlarla hali hazırda okunması veya tekrar tekrar dile getirilmesidir. Ancak, bu tekrarlar her zaman aynı şekilde olmayıp bazen sosyo-kültürel değişmenin gereği olarak farklı biçimlerde olabilmektedir.

Geleneğin önemli temsilcileri olan etnografya eserlerinden mezar taşları ve halı-kilimler adeta sosyal bilim araştırmalarında en yalın ve en önemli kaynakları meydana getiriler. Çünkü onların yapıcıları halktır. Halk kültürü ise en ez etkileşim sonucu ortaya çıkarlar. Ayrıca halkın geleneği, kültürel dokunun en sık dokunduğu alan olmakla beraber, son derece muhafazakâr bir yapıya da sahiptir. Bundan dolayı bir kültürün en muhafazakâr ve kalıcı unsurlarını doğum, evlilik, ölüm, mezar taşları gibi etnografya eserlerinde görmek mümkündür.

Fakat Türkiye’de sosyal bilimlerle ilgili eserlerde, genellikle gelenek ve geleneğe bağlı olarak yapılan etnografik eserler, resmî olmayan sosyal grupların basit ifade biçimleri olarak değerlendirilmiştir. Oysa gelenek bir şeyin veya şeylerin yapıla gelmiş, kurumlaşmış örüntüsüdür. Bu sebeple gelenekler, etnografya eserleri ve sosyal zihniyetler, bir sosyo-kültürel yapının adeta sosyal DNA’larıdır [1]. Bu sebeple, etnografya eserleri insanların basit sosyal faaliyetin sonucu olmayıp, sosyal grupların veya milletlerin edilen tarihi vesikalardır.

Tunceli’de 1993, 1997, 2005 ve 2007 olmak üzere kültür sosyoloji konusunda saha araştırmaları yaptım.  Bu araştırmalarımdan hareketle Tunceli için şöyle diyebilirim: Tunceli coğrafi özelliğinden dolayı nüfus hareketliliğin çok az olduğu bir fiziki yapıya sahiptir. Ayrıca Tunceli halkının önemli bir kısmının Alevi inançlı olması da kültürel muhafazakârlık konusunda önemli bir faktördür. Bunlar ve başka faktörlerden dolayı Tunceli âdete bir açık haça etnografya müzesini çağrıştırmaktadır. Mesela en otantik mezarları, halı-kilim örneklerini Tunceli merkeziyle ilçelerindeki yerleşim yerlerde görmek mümkündür.

Bu makalede Tunceli’deki araştırmalarımda beni en çok etkileyen halı-kilimlerdeki damgalar ile balbal, koç-koyun mezar taşları hakkında ki bazı tespitlerini sunacağım.

 

Tunceli’de Balballar

Balballar konusunda önemli tartışmalardan birisi balbalın tarifi hakkında olup, burada o tartışmalara girmeden balbalların ortaya çıktığı ve yaşadığı kültürel coğrafyadan hareketle Tunceli’deki balballardan söz edeceğim.

Eski Türk tarihi konusundaki uzmanlığıyla dünyaca tanınan Ögel, “Göktürkler umumiyetle mezarlarının üzerine bir heykel korlardı. Bu adet sonradan Bulgarlar ve Kumanlarda da devam etmişti. Mezar üzerine heykel dikme âdetinin mahiyeti henüz daha iyice anlaşılmış değildir. Altay dağlarındaki kurganların hem dikilmiş taşlara ve hem de bunların yanında bazı heykellere rastlamaktayız”[2] diyerek balbalların Altay ve Moğolistan coğrafyasına temas eder.

XIII. yüzyılda Moğolistan’a seyahat eden misyoner Rubruk, da balballardan şöyle söz eder: “Kumanlar, mezarlarının üzerine bir tepe yaparlar. Bunun üzerine doğu yönüne dönük ve karnının üzerinde elinde bir kase olan heykel dikerler”[3].

Aslında bütün araştırmacılar Balbalların kaynağı olarak Orta Asya ve Türk kültür coğrafyasına işaret eder. Mesela Nowgorodowa' a “Moğolistan’da Eski Sanat” adlı eserinde balbalları “eski Türklerin mezar taşları” olarak ifade eder[4].

Koç koyun-heykelleri ile balbalların kadim Türklere ait bir gelenek olduğu Altaylardaki, koç-koyun ve balbal heykelleri konusundaki çalışmalarıyla tanınan Borisenko ve Khudyakov, tarafından “Sibirya Sempozyumu”nda “Sibirya’da Eski Eserler” adlı bildiride şöyle ifade edilmiştir:  “İnsan ve hayvanların (koç, koyun, aslan, at) taştan yontulmuş heykelleri eski Türklerin ana eserlerindendir. Bunun gibi anıtlar ilk defa 1722’de, D. G. Messerschmidt ve F. I. Strahlenberg tarafından Minusinsk bölgesinde bulunmuştur. Ayrıca Strahlenberg bunların Minusinsk Tatarlarının kültü olduğunu ifade eder. Çin kaynakları da koç, koyun, at ve insan heykellerini M. Ö. 1000 ilâ M. S. 1000 yılları arasında tarihlendirerek bu eserlerin eski Türklere ait olduğunu belirtirler” [5]. Ayrıca “Altay Taş Yapıtları” adlı bir eserde Altaylar bölgesindeki Türklere âit 300 civarındaki balbal ile Moğolistan’daki bazı balballar fotoğraflanarak bunların özellikleri, bulundukları yerler ve müzeler anlatılmıştır[6].

Bu satırların yazarı da Tuva, Hakasya, Batı Sibirya, Türk Cumhuriyetleri, Ukraya, Moldovya, Romanya ve Makedonya’da yaptığı araştırmalarda çok sayıda koç-koyun ve balbal olarak bilinen mezar taşlarına görmüş ve onları fotoğraflarla arşivlemiştir[7].

Kumanova müzesinde insan şeklinde yapılmış bir, Üsküp müzesinde ise üç mezar taşı bulunmaktadır. Kumanova müzesindekinin tarihi belirtilmemiş. Üsküp müzesindekiler ise Vardar bölgesinden getirilmiş olup tanıtım yazılarında “insan biçiminde mezar taşı” (yani çok bilinen adıyla balbal ya da stel-stela yazılmamıştır) ve M. S. 3. yy. yazıyor. Bunlardan ikisi Prilep şehrinin Dunje ve Kalen köyünde, diğeri ise Tikveş gölünün kuzeyindeki Kavadarci şehrinin Gorna Boshava köyünde bulunmuştur. Mezar taşlarını tanıtan yazıda, mezar taşlarının hangi halka ait olduğu belirtilmemiş[8]. Ancak yukarıda da ifade edildiği gibi konu hakkında araştırma yapan uzmanlara göre bu tip mezar taşlarının M. Ö. Altaylar ile Kuzey Moğolistan olduğu ve ilk örneklerinden günümüze kadar Türk kültür coğrafyasında görüldüğü bilinmekte ve yazılmaktadır.

Türkiye’de ise eski tarihli balballar Hakkari ile Mardin’de,  en yenilerine ise Tuncel ile Erzincan’da tespit edilmiştir.

Hakkari balları milattan önce 1500, Mardin-Kızıltepe Girbelli höyüğünde bulunan balbalları ise M.Ö. IX. Yüzyıl olarak tarihlendirilmiştir. Tunceli Pertek’de ise ölüm tarihleri 1960, 1966, 1968 ve 1969 olan balbalalar bulunmuştur[9]. AslenTunceli’nin Nazimiye ilçesinden olan ve ailesi Tunceli merkezinde yaşayan genç araştırmacılardan Yusuf Arslan’da 2011’de yaptığı araştırmalarda Ovacık ve Pertek’te farklı tarihli yeni balballar tespit etmiştir*.

Erzincan Refahiye ilçesi Eskikonak köyü (söz konusu eserin yazarı bu köyden) köyü) ile Kırıktaş köylerinde de çok sayıda balbal tespit edilmiştir[10].

“11 Ağustos 1998 tarihinde Hakkâri kent merkezinde, bir rastlantı sonucu 13 adet taş (dikilitaş) stel bulunmuştur”[11]. Bu taşlar daha sonra Van müzesine taşınmıştır. Hakkari balbalların hakkında arkeolojik kazıları da yapan Sevin, “…M. Ö. II. binyılın sonlarına doğru Orta Asya’da görülür. Kuzey batı Çin’de, Altay yöresindeki Xemirxek ırmağı vadisinde ele geçirilmiş antropomorf bir stel bunun en güzel örne ğidir” ve Hakkari balbalları M.Ö. XV. Yüzyıl olarak tarihlendirilebilir[12]der. Dolaysıyla bu taşların kültür coğrafyasını Türk dünyasının kültür alanında aramak gerekir. Zaten balballar denince akla Türk kültür coğrafyası gelir. İsteyenler bu konuda Rus kaynaklarında daha fazla bilgiye ulaşabilir.

Bilgilerimize göre Türkiye’nin en batısındaki balbal ise Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinin Tahtacı köyü olan Koşuburnu’nun eski mezarlı olan Düzeğrek’te olup üzerindeki tarih 1931’dir.

 

Tunceli’de Koç-Koyun Heykelleri

Koçbaşı damgası adeta Türk kültürün bir mührü gibi Anadolu'dan Altaylar'a kadar olan çeşitli mezar taşlarında ve halı- kilimlerde varlığını sürdürmektedir. Ayrıca Anadolu'da geleneksel anlayışa göre dokunan halı ve kilimlerdeki hâkim damga koçbaşıdır. Mezar taşlarındaki koçbaşı damgası de özellikle Doğu Anadolu mezarlarında olup, koç heykelinin en son örneklerini de Tunceli ilindeki mezarlıklarda görmekteyiz.

Türk halı-kilimlerinin genel karakteristik özelliğini de koçbaşı damgaları oluşturmaktadır. Türkiye’de en önem­li koç-koyun heykelleri hakkındaki en kapsamlı ve önemli eserin yazarı Çay'a göre de koçbaşı damgalarını Türk hayvan üslubunun en güzel karakteristik üslubu olarak en yalın biçimiyle Japonya'dan Anadolu'ya kadar olan Türk mezar taşlarında görmek mümkündür[13].

Kazakistan'da kurban olarak koç kesilmişse koçun başını ancak baba parçalar ve çocuklarına dağıtır. Kurban kesildiğinde baba evde değilse, koçbaşı parçalanmadan haşlanmış olarak bekletilir. Fakat evde Ata-baba (dede) varsa ve ayrı bir evde oturuyor olsa da koçbaşını parçalama hakkı dedenindir. Ancak dede izin verirse koçbaşını parçalayabilir.

Koç başı kurban etme geleneği aslında Türklerin en önemli kurban geleneğidir. Mesela Hunlar da tanrılara kurban edilen hayvanların arasında en makbul olanı "koç”tu. Ayrıca kurban hayvanları, özellikle de “at” ve “koç” Türkler'de mezar taşı olarak da kullanılmıştır.  Ayrıca Göktürkler'de de görüldüğü gibi en önemeli kurban hayvanlarını at, dağ koyunu ya da koçundur. Bunlardan atın göğe, koçun da toprağa kurban edildiği bilinmektedir[14].

Cenaze ya da toylarda (çeşitli törenler) koç kurban kesilirse, koçun başını parçalama hakkı o cemaatteki en yaşlı ve saygıdeğer kişinindir. Bu insan koçbaşım parçaladıktan sonra koçun kulağını oradaki yaşça en küçüğe verir. Bunun anlamı “çok dinle az konuş” demektir. Sonra parçalanmış koçbaşından sırayla herkes bir parça alarak parçalama işlemi sona erer. Bu bilgiler koçbaşının önemi hakkında bize bazı ipuçları vermektedir. Fakat niçin başka hayvan değil de koç dediğimizde doğrusu, doyurucu bilgi alamadık. Denilenler şunlardan ibaretti: Koç ilk kurbanlık hayvandır. At bizim için çok önemli olduğundan onu sık sık kesemezdik. Ayrıca bizim burada keçi, inek gibi hayvanlar fazla değildir.

Kazakistan millî müzesinde, orta Kazakistan’da bulunmuş, M. Ö. ki çeşitli yüzyıllara ait olan, topraktan yapılmış çeşitli koçbaşları, bir adet koç şeklinde mezar taşı ile ayakları üzerinde üç adet koç başı olan bir tunç kazan vardır. Diğer yandan Kazakistan’daki birçok türbenin üzerinde koç başı veya koç boynuzu vardır.

Nazmiye’deki Düzgün Baba türbesinde de kurban edilen koç boynuzlarının belli bir yerde toplanıp saklandığını görmüştük.

Ayrıca araştırma yaptığım yerlerdeki müzelerde çeşitli devirlere ait koçbaşları, koç başlı mezar taşları ile üzerinde koç başı damgası olan çeşitli etnografya eserleri bulunmaktadır*.

Kazakistan'da Dede Korkut'a Korkut Ata derler. Korkut Ata'nın esas mezarı Seyhun nehrinin taşması sonucu sular altında kalmıştır. Temsili mezarı ise nehirden zarar görmeyecek şekilde bir tepenin başında yapılmış olup, mezarına varmadan büyük bir koç heykeli sizi karşılar.

İslâm öncesi Türklerin kültürü hakkında yaptığı araştırmalarıyla tanın ve çalışmaları birinci kaynak eserler arasında gösterilen Esin de Türklerdeki hayvan üslubu hakkında şunları ifâde eder: “Zoomorfik motiflerden, oturmuş koç heykelleri de Siwet-ulan ve Moğolistan’daki Gök-Türk muhitine has görünmektedir. Bunların bilhassa mezarlarda bulunması, henüz daha anlaşılmamış bir mânâ ifâde etmiş olsa gerek. Tabgaç mezar taşındaki koçbaşlı ejder tasvirini de bu münasebet ile hatırlıyoruz. Siwet-ulan üslubunda, bir çift karşılıklı koç heykeli Kül Tigin külliyesinde, yazılı taşın bulunduğu avlunun girişinde durmakta idi. Bu koç heykelleri, Türk mezarlarının bir hususiyeti olarak, Türklerin göç ettiği yollar boyunca dizilmiş ve Mangışlak’dan geçerek Anadolu’ya kadar uzanmıştır”[15].

Gerçekten de Kazakistan ve öbür Türk cumhuriyetlerindeki önemli türbelerin üzerlerinde, mezar taşlarında ve mezarların duvarlarında koçbaşı ya da koçbaşı damgalarını sıkça görmek mümkündür.

Hatta 1997’de Manğışlak’da yaptığımız araştırmada eski İskit mezarlığı diye bilinen tarihî mezarlıkta mezar taşı olan koç heykeli üzerindeki Arapça yazının (yazı çok eski olduğu için tam okunamıyor) yöre halkı “Ya Allah Ya Muhammed Ya Ali” olduğuna inanıyor*.

Koç-koyun heykellerinin tarihî kaynakları Moğolistan, Altay bölgesi yâni kadim Türklerin kültür merkezi olmasına rağmen Türkiye’deki koç-koyun heykelleri önemli oranda Karakoyunlu* (1365-1469) ve Akkoyunlu*(1403-1508) isimleriyle açıklanmaya çalışılmıştır. Hatta 2005’de Diyarbakır’da yaptığımız bir araştırmada müzedeki bazı koç mezar taşlarının bir kısmının neden beyazımsı, bir kısmının da neden siyahımsı olduğunu sorduğumu da beyazımsı olanların Akkoyunlulara, siyahımsı olanların da Karakoyunlulara âit olduklarını öğrenmiştim. Oysa Akkoyunlular ve Karakoyunlular tarih sahnesine çıkmadan önce, siyahımsı ve beyazımsı renklerdeki koç-koyun heykellinden çok sayıda örneklerini Türkistan kültür coğrafyasında görmek mümkündür. Hatta bunlardan bazıları milattan önceki tarihlere âittir. Bu konuya yukarıda kısaca değinmiştik.

Mezar taşlarının renklerinin farklı olmasında yöredeki taşların ya da taşları kullanan ustaların tercihlerinin daha belirleyici olması muhtemeldir. Diğer yandan Karakoyunlu ve Akkoyunlu bir boyun adı olmayıp çeşitli Türk boylarının meydana getirdiği devletlerin adıdır. Ayrıca eğer koç, koyun heykellerinin renk farklılığını yukarıdaki anlayışa göre tasnif edersek o zaman Karakeçili ve Sarıkeçili aşiretlerinin de kendi renklerini aramak gerekir. En önemlisi ise Karakeçili, Sarıkeçili, Karakoyunlu, Akkoyunlu isimleri Türk tarihinin çok geç dönemlerinde ortaya çıkmışken koç-koyun heykellerinin milattan önce var oldukları bilinmektedir. Üstelik yukarıdaki devlet ve aşiret isimleri Türklerin iki büyük grubundan biri olan Oğuzlarla ilgilidir. Oysa koç-koyun heykelleri Oğuz olmayan Türk grupları arasında daha yaygın olarak görülmektedir ve görülmüştür.

Dolayısıyla biz Türkiye’deki koç-koyun heykellerini aşiretlere boylara ve bazı Türk devletlerine göre değil de Türk tarihi ve kültürü esas alınarak tanımlanmasını savunuyoruz. Çünkü tarih ve kültür Erol Güngör’ün de dile getirdiği gibi parça parça bir süreç olmadığından, herhangi bir kültür unsuru kültürel yapıdan ayrı olarak veya kültürel süreç dikkate alınmadan değerlendirilemez.

 Böyle olmakla beraber önemli bulduğumuz bir makalede ise “Anadolu'daki koç, koyun heykellerinin Akkoyunlular'la, Karakoyunlulara ait oldukları öteden beri kabul edile gelmiştir... Anadolu'daki koç ve koyun heykellerinin Akkoyunlular ve Karakoyunlular'ın hâkim oldukları sahalarda bulunmaları yukarıdaki fikri doğrular"[16 denilmektedir. Gerçekten de bulunan heykellerin yaşları ve bulundukları alanlar yukarıdaki görüşü doğrular niteliktedir. Fakat elinizdeki çalışmaya göre, Altay dağlarından Anadolu'ya kadar Türk kadınlarının halılarına, kilimlerine dokudukları koçbaşı damgaları ile Kazakistan'daki mezarlar ve türbelerdeki koçbaşlarını veya Türk coğrafyasındaki koçbaşı damgalarını nasıl izah edebiliriz? Bu nedenle koçbaşı damgasının yeniden değerlendirilmesi gerektiğine inanmaktayız.

Genel olarak heykellerin yaşları ve bulundukları alanlar dikkate alındığında yukarıdaki görüş kabul edilebilir niteliktedir. Fakat bu durumda Karakoyunlu ve Akkoyunlu kültür coğrafyası dışında kalan Afyon, Artvin, Trabzon ve Rize gibi yerlerdeki koç-koyun heykellerinin veya başlarını**nasıl açıklayacağız? Diğer yandan yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi Sibirya’dan Balkanlar’a kadar olan Türk kültür coğrafyasında Türklerin halı-kilimlerindeki koçbaşı damgalarını, mezarlar ve türbelerdeki koçbaşlarını nasıl izah edebiliriz?

Bu sorunun cevabı önemli bir araştırma alanı olmasına rağmen konu aşağıdaki atıf yaptığımız eserde üç sayfada sadece bir kaynak (o da konuyla ilgili olmayan) gösterilerek açıklanmıştır. Aşağıdaki ifâdeler zaten konuya nasıl yaklaşıldığını çok iyi anlatmaktadır. Söz konusu eserde şöyle denmiştir: “Kürt yerleşim merkezlerinde bulunan mezarlıklarda tanrılara kurban olarak sunulan koyun ve koç mezar taşlarına rastlanılmıştır. Erciş, Van, Ahlat, Dersim kentleri ile dolaylarındaki mezarlarda bulunan bu eserlerin bazıları Van Müzesi’ne teslim edilmiş, bir bölümü de okul bahçelerine ya da resmî dairelerin giriş kapılarına yerleştirilmiştir

Bu tür mezar taşları ile ilgili olarak derinliğine bir inceleme yapılmamıştır. Dersim’in Ovacık ilçesi Kozluca köyü mezarlığında bulunan iki koç mezar taşında, koçların gövdelerinde Güneş tanrısı Şimig/Şamaş’a âit semboller vardır. Şimiği, günümüzdeki Kürtlerin ataları olan Hurrilerin güneş tanrısıydı. Daha sonraki dönemlerde Şamaş*adını almıştır. Mezar taşlarının üzerinde, güneş sembolünün yanı sıra kılıç, yay, balta, tüfek, kama, makas, ibrik, süvari, insan tasvirleri, at, geyik, keçi, koç ve koyun gibi hayvan motifleri de görülmektedir”[17].

Yukarıdaki görüşlerin aslında ciddîye alınır bir tarafı yok. Örneğin koçbaşı heykelindeki “güneş sembolü”ne dikkat edilip, ona önem veren araştırmacının o sembolün başka nerelerde de olduğuna dikkat etmesi gerekmez miydi? Diğer yandan koçbaşlı heykeller üzerindeki çeşitli şekillere dikkat eden bir araştırmacının koçbaşlı heykellerin en eski örneklerinin neden Altaylar ile Moğolistan’da olduğuna ve neden bu coğrafyalarda çok yaygın olarak kullanılmasına değinmesi ve cevap vermesi gerekmez miydi? Ayrıca Anadolu’daki koçbaşlı heykelleri Hurriler ile Şamaş’la açıklayan yazar Anandolu’daki koçbaşlı heykellerin Alevî inançlı insanların yaşadığı yerlerde daha sık görülmelerine dikkat etmesi gerekmez miydi?

Bender ve benzerlerinin görüşleri aslında cevap verilmeye değmez. Fakat bu tip görüşlere cevap verilmediğinde, zamanla kimileri tarafından önemsenip, önemli kaynak olarak kabul edilmektedirler.

Bender’in görüşlerinin aksine Baba Mansur Ocağı’ndan Erdal İnan Sevin, konu hakkında şöyle der: “…koç ve at heykelleri genellikle kırsal alanda karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Anadolu’daki örneklerin %46’sını bünyesinde toplayan Tunceli (Dersim) coğrafyası günümüze kadar bu geleneğin devam etmesinde, bölgede genel olarak kabul gören Alevî-İslâm inancının etkisi dikkat çekicidir… İslâmiyet sonrası Türk boylarının hâkimiyet sürdürdükleri alanlarda yer alan insan ve hayvan tasvirli mezar taşlarının varlığı bizi ister istemez İslâmiyet öncesi Orta Asya kültür ortamına götürmektedir”[18].

Etnografik eserlerin tarihî kaynaklarını bilmeden Anadolu tarihiyle ve coğrafyasıyla sınırlı kalarak izah etmek mümkün değildir. Örneğin, saha çalışması yapılarak ve konu hakkında önceden yapılan çalışmalardan hareketle hazırlanan Tarihi Kaynak Olarak Sibirya Halkları Motifleri[19 adlı eserde, Türkiye’ deki etnografya eserlerinde görülen neredeyse bütün damga, şekil ve süs örneklerini görmek mümkündür. Hatta bu esere konu olan bölgelerdeki insanların neredeyse yüzde biri dahi günümüzde bile İslamiyet’le henüz tanışmamış oldukları hâlde, Türklerin İslâm dinini kabul etmelerinden sonra oluşan ve Rumî sanatı olarak ifâde edilen süsleme örneklerinden bolca görmek görülmektedir.

İvanon’un eseri gibi bir diğer eser de Findley tarafından yazılmıştır[20]. O Türk etnografya eserlerinden olan halı-kilimleri esas alarak farklı bir Türk tarihi yazmıştır. Bu eserin içeriğinde bazı eksik ve hatalı görüşler olsa da, etnografya eserlerinden hareketle farklı bir tarih yazılmış olmasından dolayı son derece önemlidir. Eynografya eserlerinden hareketle tarihi yazımında önemli bir isimde Burke’dir. O her türlü etnografya eserinin tarih yazımında nasıl kullanılacağını örnekleriyle anlatmıştır[21]. Umarım bu tür çalışmalar Türk tarihçilerine ilham kaynağı olur.

Sonuç olarak, Türkiye’deki sosyal bilimciler genel olarak Türkiye’deki etnografya eserlerini ve onların tarihî kaynaklarını görmezden gelerek Türkiye’nin sosyal yapısı hakkında görüşler ifade etmişlerdir. Oysa bu eserler sosyal grupların tarihî geleneğinden kaynaklanarak, geleneksel olarak kuşaktan kuşağa aktarılan, tarihî vesikalardır. Ayrıca bu metinler, resmî kurumlar tarafından yazılmadıkları için de, halkın en yalın duygu ve düşüncelerini ifâde ederler. Dolaysıyla etnografya eserleri bir sosyal grubun veya milletin tarihi yazılırken ilk önce başvurulması gereken vesikalar olarak, ilgilileri beklemektedirler[22]. Ancak bu bekleme süresi uzun olduğunda olumlu sonuçlara ulaşılacağını sanmıyorum. Çünkü sanayileşmenin veya modernizmin getirdiği olumsuz şartlar, bu eserlerin her gün daha çok yok olmasına neden olmaktadır.

 

Dipnotlar:

* Sosyolog Dr. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi

[1]Aksoy, M., Türk Kiliminin Şifresi Çözüldü, Aksiyon Dergisi, Sayı 598, 22.05.2006.

[2] Bahaeddin Ögel, İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1991, s.165-166.

[3]W. Von  Rubruk, Moğolların Büyük Hanına Seyahat 1253-1255 (Çev. E. Ayan), İstanbul, 2001, s.42-43.

[4]E. Nowgorodowa, Alte Kundes der Mongolie, Leipzig, 1980, s. 219, 221.

[5]A. Y. Borisenko, S. A. Khudyakov, “Drevnetyurskiye Pamyatniki Yeniseya”, Mejdunarodnıy Sempozyum o Sibiria (Sostavitel, V. İ. Molodin), Novosibirsk, 1998, s. 52-53.

[6]V. D. Kubarev; Kamenniye İzvayani­ya Altaya, Novosibirsk-Gorno Altaysk, 1997.

[7]Bakınız: www.mustafaaksoy.com

[8]Mustafa Aksoy, “Makedonya’da Balballar, İskitler-Türkler”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı 297, 2011.

[9]Ertuğrul Danık, “Dersim’de Unutulan Bir Gelenek: Büst Şeklindeki Mezar Taşları”, Munzur Dergisi, Sayı 2, 2000, s.71-76.

*Önemli bir bulgusunu önce benim kullanmama izin verdiği için Sayın Arslan’a teşekkür ederim.

[10]Dursun Gümüşoğlu Anadolu’da Bir Köy Eskikonak, İstanbul, 2004, s.

[11]Veli Sevin,  Hakkari Taşları Çıplak Savaşçıların Gizemi, İstanbul, 2005, s. 17.

[12]Veli Sevin, a. g. e., s. 71, 107, 109.

[13]M. Abdulhaluk Çay, Anadolu'da Türk Damgası, Ankara 1983, s.34.

[14]Nejat Diyarbekirli,  Hun Sanatı, İstanbul 1972, s. 92-93.

* Bazı örnekler için: www.mustafaaksoy.com “Mezar Taşları” bölümündeki fotoğraflar.

[15] Emel Esin; “Ötüken İllerinde M.S. Sekizinci ve Dokuzuncu Yüzyıllarda Türk Abidelerinde San’atkar Adları”, Türk Kültürü El-Kitabı, Cilt: II, Kısım la, İstanbul 1972, s. 50.

*Bakınız: www.mustafaaksoy.com “Mezar Taşları”

*Karakoyunlular, Erciş merkez olmak üzere kuzeyde Erzurum ve güneyde Musul’a kadar uzanan Doğu Anado­lu’da devlet kurmuşlardır.

*Kurucusu Karayülük Osman Bey, Oğuzların Bayındır boyuna mensup olup, Diyarbakır, Urfa, Mardin, olmak Güneydoğu Anadolu’da devlet kur­muşlardır.

[16]Beyhan Karamağaralı; "Koç Koyun ve At Şeklindeki Mezartaşlan", Anadolu'da Türk Mührü, Ankara 1993, s.18.

*Mesela sahipleri aslen Trabzonlu olan, İstanbul-Sirkeci’de bir otelde ve Beşiktaş-Üsküdar seferi yapan bir vapurda kurban olarak kesilmiş koçbaşlarının asılı olduğunu fotoğraflamıştım.

*Buradaki yıldız M. Aksoy tarafından konmuştur. “Asur ve Babil uygarlığında Şamaş olarak bilinen Utu, Sümerlerin ana tanrıçasıdır”.

[17]Cemşit Bender; Kürt Mitolojisi, İstanbul 2007, s. 256.

[19]S. V. İvanov; Ornament Narodov Sibiri Kak İstoriçeskiy İstoçnik, Moskva/Leningrad, 1963.

[20]Findley, C. V., Dünya Tarihinde Türkler (Çev. A. Anadol) , İstanbul, 2006.

[21]Burke, P.,  Afişten Heykele Minyatürden Fotoğrafa Tarihin Görgü Tanıkları (Çev. Z. Yelçe), İstanbul 2009.

[22]Mustafa Aksoy; “Tarihî Kaynak Ola­rak Etnografya Eserleri”, Türkiye Gün­lüğü Dergisi, Sayı: 106, 2011, s.80.

 

 

 

 


 Bu yazının PDF halini indirmek için tıklayın

Powered by Kürşad KARA