Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Altay Bölgesi-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkırdistan-Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan
İran
Nahçıvan
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Moldova
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Gagauzya
Kosova
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1124447
Bugün : 57
Türkiye’deki Bilim Anlayışı Hakkında Genel Bir Eleştiri

Dr. Mustafa Aksoy

Özet

Bilim anlayışı ile eğitim-öğretim arasında yakın ilişki vardır. Çünkü eğitim-öğretim bir bakış açısıyla sürdürülen etkinliktir. Başka tabirle sahip olduğumuz bakış açısı bizlerin eğitim-öğretim anlayışını belirler. Dolayısıyla bilime verdiğimiz anlam-değer, bilim felsefemizi oluştururken, doğrudan eğitim-öğretim faaliyetimizi ve etrafımızdakileri anlamlandırmamızı da sağlar. Bu nedenle bildirimizde genel hatlarıyla bilim anlayışındaki değişimleri ve Türkiye’deki durumu genel hatlarıyla sunmaya çalışacağız.

Anahtar Kelimeler: Bilim, bilimsel tabu, eğitim-öğretim, bilim felsefesi, Türkiye’de bilim.

 

Giriş

Bilim felsefesi, “bilimsel kuramların doğası nedir? Bilimde betimleme ve açıklama nasıl yapılır? Kuramlar gözlemi etkiler mi? Etkilerse nasıl etkiler? Tümevarımı nasıl temellendiririz?” gibi sorulara cevap arar. Peki, bilim felsefesinin lisans eğitimi süresince her bölümde okutulması öğrenciye ne kazandıracaktır? Bilim felsefesini içeren bir lisans eğitimi, öncelikle, bu eğitimi alan kişinin kendisinin ve çevresindekilerin inanç ve eylemlerine eleştirel bir gözle bakmasını sağlayacaktır. Bu eleştirel bakış açısı sorgulamayı da beraberinde getirecek, öğrenci daha önce soramadığı soruları sorup bu sorulara cevap arayarak dünyaya ilişkin merak ve hayret duygusunu geliştirecek ve önemli ölçüde giderecektir. Eleştirel gözle bakabilme, sorgulayabilme ve bunlara bağlı olarak da sistemli düşünebilme yeteneklerinin gelişmesi bilim felsefesi ile mümkün olduğu kadar erken tanışmaya da bağlıdır.

Bilim felsefesi, eleştirebilen, sorgulayabilen ve sistemli düşünebilen bir toplum oluşturmak için bu kadar gerekli olduğu halde, ne öğretmenler ne de öğrenciler bilim felsefesi ve buna bağlı olarak da bilimin doğası hakkında yeterince çağdaş bir anlayışa sahip değildir[1]. Yapılan araştırmalar öğretmenlerin bilim felsefesi ve bilimin doğası hakkındaki görüşlerinin onların sınıf içi faaliyetlerini etkilediğini göstermiştir[2]. Öğretmenin sınıf içi öğrenme ve öğretim faaliyetleri ve öğrenciler için belirleyeceği amaçtan tutun da dersi işleyiş tarzı ve değerlendirme metoduna kadar hemen her faaliyeti öğretmenin bilim felsefesi ve bilimin doğası hakkındaki görüşünün etkisi altındadır[3]. Dolayısıyla öğretmen adaylarının da öğrenmeleri onların bilim anlayışı ile yakından ilgilidir. Bu bağlamda öğretmen adaylarının bilimsel seviyesi ile öğrendikleri arasında doğrusal bir ilişki olduğu ortaya çıkmaktadır.

 

Bilim ve Bilimsel Bakışın Eleştirel Kısa Tarihi

Genelde bilim sözcüğü, “deneysel fenomenin sistematik ve objektif olarak çalışılmasını, bilimsel bilgi ise bu çalışma sonucu ortaya çıkan bilgiyi ifade eder” şeklinde anlaşılmıştır. Çoğu sosyal bilimci bu genel tanımı kabul etmekle birlikte, bu tanımda ifade edilen "deneysellik", "objektiflik" ve "sistematik olma" niteliklerini farklı şekilde değerlendirirler. Çünkü bu kavramlar, "mantık ve matematik gibi formel (biçimsel) bilimlerde veya sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilimlerde farklı özellikler gösterirler. Örneğin, “bilimsel bilginin objektif olması” ne demektir? Eğer objektif olmadan "genel-geçer olma”yı anlıyorsak, bu anlayışa sosyal bilimcilerin bazı itirazları olacaktır. Mesela belirli bir topluma ilişkin olgulardan hareketle benzer türdeki toplumları içine alan bir genelleme yapabilir miyiz? Ayrıca sosyal bilimlerde, özellikle sosyolojide, objektifliğin, deneyselliğin ve sistematik olmanın ne anlama geldiğine kim karar verecektir?

Sosyal bilimlerin inceledikleri konular itibariyle evrensel değerler taşımaları mümkün değildir. Bu nedenle sosyal bilimlerde genelleme yapmak son derece zor ve tehlikelidir.

Weber' e göre genelleme sadece doğa bilimleri için arzu edilen bir özelliktir. Sosyal bilimlerde bir bilimsel ifade ne kadar genelse o oranda içerikten yoksundur. Çünkü her sosyal grup ayrı bir gerçekliktir. Bir sosyal grupta elde edilen bulgular daha çok o gruba ait gerçekliklerdir. Ancak zaman zaman bilim adamları belli sosyal yapılarda elde edilen bilgileri veya olguları diğer toplumları da içine alacak şekilde genelleme eğilimine girmişlerdir. Bazen de bir topluma ait kavram ve değerlerle başka toplumlara ait değer ve olguları açıklamaya çalışmışlardır. Mills ise bu gerçeği eleştirerek şöyle söyler: Sosyal bilimlerin ele aldığı değerler, Batının sosyal hayatında ortaya çıkmış değerlerdir. Diğer sosyal gruplardaki sosyal bilimlerin kavramları Batıdan ithal edilmiştir[4]. Fallers de sosyal bilimlerin millî karakterli olduğunu ve metotlarının bilim adamının içinde yaşadığı sosyal gruplardan çıkardığı yorumlarla oluştuğunu belirttikten sonra, bugün Türkiye’deki sosyal bilimcilerin, genellikle bildiklerini Avrupa ve Amerika’da yayınlanmış kitap ve dergiler yoluyla öğrendiğini, oysa bu yayınların Avrupa ve Amerika şartları için geliştirilmiş kavram ve teorilere dayandığını söyler[5].

Dolayısyla sosyal yapı veya sosyal sistem araştırmalarında izlenecek metot veya strateji ile taktikler, son derece önemlidir. Çünkü nasıl; sosyal hayat devamlı değişim halindeyse, onun araştırılmasında kullanılan araçların da şartlara göre değişmesi gerekir. Bu zaruri yet yalnız bugün değil, dün de vardı. Meselâ Eukleides’in çalışmalarıyla geometri, Batlamyus’la fizik, felsefeden koparak, bağımsız bir bilim dalı olarak görülmeye başlanmış, böylece; diğer bilim alanlarının felsefeden ayrılarak bağımsızlıklarını elde etmeleriyle beraber, yöntem sorunları da ortaya çıkmıştır. Fizik ve geometri dilinin matematik olması nedeniyle evrenin matematik diliyle yorumlanması Eukleides geometrisine bağlı olan Newton’cu anlayışla zirveye çıkmıştır. Ayrıca ortaya ilk çıkan bilimlerin fen ve formel bilimler olması, bu bilimlere kültür bilimleri karşısında bir bakıma üstünlük sağlamıştır.

Bu anlayışın zamanla uç noktalara varması, formel ve fen bilimlerini adeta bir “mit” ya da “kült” haline getirmiştir. Belki bu anlayışta olacak ki; felsefeden ilk ayrılan kültür bilimlerinden sosyoloji, Comte (1789–1857) tarafından “sosyal fizik” olarak ifade edilmiştir. Bu nedenle, Batı’da kültür bilimcilerinin çoğunluğu (Günümüzde bu oran kısmen tersine dönmüş.) 1950’lere kadar, fizik kanunlarıyla, determinizm ve sayılarla; Spencer (1820–1903)’ın başını çektiği bir kısım kültür bilimci de Darwin (1809–1882)’in “evrimci” anlayışı ile Newton’cu yaklaşımı beraber kullanarak sosyal yapıyı açıklamaya çalışmışlardır.

Ancak, Eukleides dışı geometrinin kurucularından olan Lobaçevskiy (1792–1856)’nin iki nokta arasında en kısa yolun bir doğru olmayıp eğri olduğu, Riemann (1826–1866)’ın üçgenin iç açılarının toplamının 180 dereceden büyük veya küçük olacağı iddiaları fen ve formel bilimlerde metot tartışmalarını gündeme getirmiştir. Eukleides dışı geometri anlayışıyla beraber, yeni fizik anlayışları da gelişmeye başlamıştır. Bu anlayışın öncülerinden Planck (1858–1947)’ın “Quantum fiziği” tabuları sarsarak, bilimlerde köklü değişmelere neden olmuştur. Planck’ı takiben Einstein (1859–1955)’ın “görecelik”, Heisenberg (1901–1977)’in “ihtimaliyet ve belirsizlik” anlayışları, fen ve formel bilimlerde, ilkeleri tartışılması ihtiyacını gündeme getirmiştir. Ayrıca Popper (1902–1994)’in “yanlışlanabilirlik”, Kuhn (1922)’un “paradigma” ve her ilmî çalışmanın, ilim adamının içinde bulunduğu duruma göre değerlendirilmesi, Feyerabend (1924)’ın “yönteme hayır”[6] anlayışları, kültür bilimlerinde yöntem tartışmalarını tekrar gündeme getirmiştir. Bu tartışmaların sonucunda Batı’da fen ve formel bilimlerde dahi, mutlak bir metot yerine, farklı metotları kullanma ihtiyacı duyulmuştur. Bunun sonucu olarak, kültür bilimlerinde, fen bilimlerinden ithal yöntemler yerine, kendi yöntemlerini geliştirmeye ve en azından fen ve formel bilimlerin yöntemlerini olduğu gibi değil de, uyarlayarak kullanma anlayışı gelişmiştir

Bu bağlamda matematik ve fen bilimlerindeki yeni gelişmeler, bilimlerde her zaman “mutlak”lığın olmadığı ve sonuçlarına daha dikkatli bakmamız gerektiğini bize hatırlatmaktadır. Meselâ J. Gleıck’a göre sakin bir suya atılan bir tahta parçasının hareketi hesaplanabilir, ancak su çalkantılı ise bu mümkün değildir. Hatta aynı anda atılan iki parçanın seyri çok farklı olur[7]. Heisenberg’e göre de Quantum fiziğinde bir cisimciğin aynı anda hem hızını hem de konumunu tespit etmek mümkün değildir. Ancak konumu tam olarak ölçülebilir fakat bu durumda da gözlem araçları vasıtasıyla hızını tespit edemeyiz. Önce hızını ölçersek, o zaman da konumunu kesinlikle tespit edemeyiz. Ayrıca zaman kavramı, hareketli ve hareketsiz bir gözlemciye göre farklı olmaktadır. Dolayısıyla çağdaş fizikteki yeni buluşlar nedeniyle, fizikî alemde “determinizm” ve “mutlak”lık kavramları reddedilmiştir. Bunların yerine “belirsizlik”, “görecelik” ve “ihtimaliyet” kavramları kullanılmaya başlanmıştır[8].

Heisenberg’in ifade ettiği üzere, bir cismin meselâ bir elektronun konumunun ve hızına bağlı olarak momentumunun aynı anda tam olarak tayin edilememesinin sebebi, elektron üzerinde deney yapılırken, deney araçlarının, meselâ aydınlatmak için kullanılan ışığın dalga boyunun, elektronun momentumundaki belirsizliği etkilemesi, foton (ışık tanecikleri) ların elektrona çarpmasıyla elektronun hızını, dolayısıyla momentumunu değiştirmesidir. Ona göre her “foton” elektronlara çarptığında kendi “momentumu” ile elektronun ilk momentumunu değiştirir. Işık, dalga özelliklerine sahip olduğundan hiçbir ortam altında sonsuz duyarlılıkları tayin etmeyi bekleyemeyiz[9]. Popper da determinist, tekçi yaklaşımları eleştirerek, “filozof olarak” yöntemlere tenkitçi açıdan yaklaşmamız gerektiğini belirtip, ilmî düşüncenin en büyük düşmanı olarak dogmatizmi ifade eder[10]. Fakat Türkiye’de nedense insan ve tabiat bilimlerinin farklılığı bir yana, hâlâ klasik fizik anlayışı ile bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. Hatta Mardin’e göre “Türkiye’de bilim ‘ben senden daha iyi bilirim’ demek için yapılmaktadır”[11]. Ne hikmetse, Newton’cu fiziğin bir ifadesi olan pozitivizm, Türkiye’deki ilim anlayışının hâlâ başköşesinde oturmaktadır.

Bilindiği gibi pozitivizm deney ve gözlemi temel olan bir metot anlayışıdır. Bu da Comte vasıtasıyla doğa bilimlerine dayalı bir toplumbilim meydana getirmek kaygısından ortaya çıkmıştır. Comte doğa bilimleriyle sosyoloji arasında çok yakın bir ilişki meydana getirmiş olacak ki ondan dolayı sosyolojiyi “sosyal fizik” olarak ifade etmiştir[12]. Bir başka görüşe göre; sosyal bilimlerin, tabiat bilimleri gibi algılanması zaruretini ilk defa ifade edenin Saint-Simon olduğu zikredilmiş ve pozitivizmin başlangıçta İngiliz ve Fransızlar’ın felsefesi olduğu iddia edilmiştir[13].

Metodolojinin bir zihniyet meselesi olması nedeniyle sosyal grupların tarihi süreçleri, sosyal bilimler ile fen bilimleri arasındaki fark ve/veya ilişkiyi dikkate almak zorundayız. Bu nedenle tabiat bilimlerinin metoduna genel geçerlilik ve biriciklik atfedilemez. Rickman’a göre tabiat bilimlerinin sonuçlarının güvenilirliği pozitivist anlayıştan kaynaklanmıştır. İngiltere’de ise “bilim” ve “bilimsel” kavramları, tabiat bilimlerini ve metotlarını ifade etmek için kullanılmıştır. Ve tabiat bilimleri ile insan bilimleri arasındaki en önemli fark; birincinin “kavramaya”, ikincinin “anlamaya” yönelik olmasıdır. Anlama bir şeyin ifade ettiği zihnî muhtevayı, kavrama ise iki şey arasındaki ilişkiyi ifade eder[14].

Pozitivist düşüncenin ve sosyolojinin vatanı Fransa’da yetişmiş ülkemizin önemli sosyologlarından biri olan Vergin’e göre pozitivist anlayışın sonucu “evet, toplum tanrılaştırılmıştır, Tanrı’nın ta kendisidir. Sosyoloji de kayıplara karışan Katolik ahlakın yerini alan lâik ahlakın temeli olan bilimin ta kendisidir. Toplum, yeni tanrı. Sosyoloji de yeni din. Pozitivist imanın beşeriyete mal edilmiş hocası Auguste Comte ile toplumun hizmetkârı olmayı bir ahlâk kuralı haline getiren Durkheim ile karşılaştık. Onlar optimist idi. İlerleme felsefesinin çocukları, bilimin her şeye çare bulabileceğine inanıyorlardı. Ya biz”[15]? Bu sorunun cevabı ve kendisi, ülkemizde herkesi yakından ilgilendirmelidir. Çünkü bu soruya verdiğimiz cevap bilimler karşısındaki tavrımızı belirleyecektir.

 

Bilimi Nasıl Algılıyoruz ve Bir Eleştiri

Türkiye’de bilime genelde iki açıdan yaklaşılmaktadır. Birinciler bilimi olmazsa olmaz, ikinciler ise bir savunma refleksi ile İslam’la bilim arasında yakın ilişkinin olduğunu açıklama çabasında olanlar.

Bunlardan birincilere göre “hayatta en hakiki mürşit ilimdir”. Dolayısıyla bilim ve bilim adamlarının bir kutsallığı olmalıdır. Çünkü onlar objektif bakış açısıyla sosyal hayatın ve tabiatın yasalarını bulurlar ve bu yasalara vasıtasıyla insanlara kutsal bir hizmet sunarlar. Eğer insanlar o kutsal yasalara göre davranıp hareket etmezlerse, gelecekleri karanlıktır. Ancak işin ilginci o yasaların özellikle yirminci yüz yılın başından itibaren hızla değişmesi ve yasaların yerlerini görecelik, belirsizlik, ihtimaliyet gibi kavramların alması, mutlak doğrudan uzaklaşıp, bilimsel doğruların her koşulda sorgulamasına neden olurken, İslami bir tavırla ortaya çıkanlar, ısrarla bilimsel doğruları Kur’an’i doğrularla özdeşleştirme çabası içinde olmaları dikkate değer bir problem alanını meydana getirmektedir

Bunlara göre, Kur’an ile Hadislerde bilim, akıl övülmüş ve insanların bu konuda teşvik edildiği çeşitli örneklerle anlatılmaya çalışılmaktadır. Mesela bunlara göre İslam dini akıl ve bilim dinidir. Dolayısıyla İslamiyet akıl ve bilimle çelişmez. Oysa hiçbir din akıl ve bilim dini olamaz, çünkü dinlerde öncelikle iman yani dogmatizm ve metafizik hâkimdir. Yani dinlerde önce bir şeyi kabul edersiniz ve o çerçeve içinde onun hikmetlerini araştırabilirsiniz. Ancak bilim böyle bir mantıktan hareket edemez. En önemlisi ise inanan insan için dinin kaynağı Allah’tır. Dolayısıyla ilahi bir kaynak nasıl olurda insanların sınırlı becerileriyle yaptıklarıyla eş değer görülür?

İslam dini ile bilim arasında ilişki kuranlara göre “İslam dini, hiçbir zaman ilimle karşı karşıya gelmemiş; aksine daima teşvik etmiştir”[16]. İslamiyet’in bilimi teşvik etmesi ile bilimle karşı karşıya gelmemesi çok farklı iki konudur.

Mesela sizler bireysel olarak bilimi teşvik edebilirsiniz ama bilimsel sonuçları onaylamanız çok farklıdır. Mesela çağımızda genetik biliminin geldiği noktayı onaylamak başka, genetik bilimini teşvik etmek başka başka konulardır.

Ülkümen, İslamiyet’in ilerlemeye ve “müspet ilme” (akli ilim-alet ilmi) engel olmadığını belirtirker[17], “müspet ilimciler” olarak ifade ettiği “pozitivistler”i eserinin bir başka bölümünde eleştirir[18]. Konunun en ilginç tarafı ise Ülkümen’in eserinin sonuna doğru “modern ilim, günümüzde, yalnız beşeri bir ilim görüşüyle kâinat hakkında açık ve kesin ve aynı zamanda değişmez bir dünya görüşüne erişmenin imkânsız olduğunu anlamıştır”[19] diyerek önceki fikirleriyle ters düşmesidir. Ülkümen, çelişkiyle bu gruptakilerin genel karakteristik özelliğini yansıtmıştır.

İslam’la bilim arasında ilişki kurmaya çalışanların en çok kullandığı kavramlardan bazıları “İslam bilimle çelişmez yani İslam bilimle ters düşmez”, İslamiyet akıl ve bilim dinidir”, “aklın yolu birdir” vb. Bu söylemler ilk bakışta masum olabilir. Ancak zihniyet dünyayı algılama ve yorumlama anlayışını da meydana getirdiği için yukarıdaki tavır son derece sakıncalıdır. Fakat bunu fark edebilmek için bağımsız düşünebilme yeteneğine sahip olmak gerekiyor. Eğer bu özelliğe sahip değilsek bizler için birileri düşünür bizler de ona veya onların görüşlerine “iman” ederiz. Üstelik onlar belirli statü ve akademik unvanlara sahipse teslim olmaktan başka çare yoktur.

Mesela Özemre Türkiye’nin ilk atom fiziği akademisyeni ve profesörü olarak şöyle der: “Fizik, kimya, astronomi, biyofizik vs… gibi bazı müspet ilimlerin en belirgin vasfı, kendi konularına giren olayların vukuundan önce hem nitelik ve hem de nicelik bakımından matematiksel bir kesinlikle öngörebilmeleridir. Buna ilimde belirlilik (determinizm) ilkesi denilmektedir”[20]. Özemre’nin bizden daha iyi tanıdığını tahmin ettiğimiz Heisenberg, ise “ihtimaliyet ve belirsizlik” kavramıyla determinist bilim anlayışı’nı adeta ters yüz ederek, bilimsel anlayışa yeni bir bakış açısını getirmiş ve bu buluşuyla Nobel fizik ödülü almıştır.

Bilindiği gibi bilimsel çalışmaların önemli ilkelerinden biri konu ve problemlere eleştirici-sorgulayıcı bir mantıkla yaklaşmaktır. Bu ilke Kur’an’ı Kerim’de de bazı ayetlerde insanlar düşünmeye davet edilerek belirtilmiştir. Hatta bir ayette “ben sizin rabbiniz değilmiyim” ifadesiyle insanların düşünmesi istenmiştir. Aksi takdirde Allah isteseydi “ben sizin rabbinizim” der işi bitirirdi.

Maturidi anlayışına göre yaratılanların hikmetini-hikmetlerini araştırmak insanların görevlerindendir. Hatta eğer Allah peygamberler göndermemiş olsaydı dahi bizler aklımız vasıtasıyla Allah’ı bilmek zorundaydık. Maturidi’den yüz yıllar sonra ise “ilmi bir gerçeğin, bile bile aksini savunarak basın aracılığıyla ya da herhangi başka bir şekilde propaganda ya da baskı yoluyla bir kamuoyu oluşturmaya kalkışmak, yalnız ilim ahlakına değil, genel ahlak kurallarını da aykırıdır”[21] denilerek adeta bir dogmatizm savunulmaktadır. Çünkü ilmi gerçeklerin arkasına saklanmak başka gerçeklerin olabilecekleri inkâr etmektir. Ayrıca ilimi gerçeklerin kesinliğinden bahsetmek insanları olağan üstü yeteneklerle donatmak demek değil midir?

İlmi gerçekleri kabul ettiğimizde, çağımızın fizikçilerinden T. Khun’un “paradigma” kavramını ya da “bilim adamı herhangi bir teoriyi kabul ederken kendisinin ve içinde bulunduğu sosyal grupların değerlerini, ihtiyaçlarını, istek ve beklentilerini dikkate alır. Bir başka deyişle, aynı fenomeni açıklayan iki rakip teoriden hangisinin kabul edileceği değer, ihtiyaç, istek ve beklentiler gibi sübjektif unsurların etkisi altındadır” anlayışını nereye koymak gerekir?

Türkiye’de çok sakıncalı kullanılan kavramlardan biri de “formel” ve “tabiat” bilimlerini ifade ederken kullanılan “müspet bilim” ya da “pozitif bilim” kavramıdır.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bilim bir bütündür. Bu nedenle onun bir kısmına “müspet” ya da “pozitif” derseniz diğer kısmı için de “negatif” ya da “müspet olmayan” kavramını kullanmak zorunda kalmanız kaçınılmazdır. Ancak nedense böyle bir yol tercih edilmek yerine “… pozitif ya da müspet bilim delillere dayandırılarak sübut etmiş ve bu kapsamda kesinleşmiş bilgiler içeren bilimdir[22] denilerek dolaylı yoldan, diğerlerin bilimler yani onların bazılarının deyişiyle “manevi-müspet olmayan bilimler-sosyal bilimler” tanımlanmaktadır. Fakat böyle bir tanımlama, çağdaş bilim anlayışında disiplinler arası anlayıştan kaynaklanan mantıktan dolayı terk edilmiştir.

Yukarıda eleştirmeye çalıştığımız bilim anlayışının asıl sorunu bilim tanımlarında ya da bilime yükledikleri anlamdan kaynaklanmaktadır. Çünkü onlara göre “evren’de vuku bulan olaylar hakkında gözlem, deney ve tefekkür sonucu elde edilip biriken bilgilerden hareketle ve kişiden kişiye değişmeyen (yani objektif) metot (yöntemler, yordam’lar) aracılığıyla ‘yeni bilgi üretimi’ne ilim adı verilir… ilim objektif nitelikte olur”[23] denilmektedir. Bu anlayışa en kısa cevap: İnsan ne kadar objektifse bilimsel sonuçlarda o kadar objektiftir. Başka tabirler bilim adamlarından olağan üstü objektiflik beklemek için onlara insanüstü değerler atfetmek gerekir. En kısa tanımla her insan belli bir coğrafyanın, sosyal grubun ve dünya görüşünün etkileşimi içinde var olur ve varlığını devam ettirir.

Bilimsel sefaletimiz, ülkemizdeki genel metodoloji anlayışının önemli tenkitçilerinden Arslan tarafından, dramatize edilerek şöyle anlatılır: “Türkiye’de entellektüel hayat yoksuldur. Çünkü entellektüel, akademisyenler tek toplumsal kaynaktan gelmedirler ve bu nedenle ülkemizdeki entellektüel oluşum tam bir monopolistik yapı sergilemektedir. Bu entelektüel yapının ya da modern epistemik cemaatin mensupları, fazlaca basitleştirme pahasına dile getirmek gerekirse, toplumsal kaynakları bakımından pozitivist bilim ideolojisini ‘bilim’ diye gönüllü olarak benimsemiş bir elitler zümresinin varisleridir. Entellektüel statükonun sahipleridir onlar; ayrı ayrı konuştuklarında, farklı şeyler söylüyor gibi göründüklerinde bile, tek bir ağızdan konuşuyor gibidirler ve arenada başka kimse yoktur[24] . Bu ifadeler belki çok iddialı olabilir; ancak üzerinde düşünülmesi gereken bir problemi ifade ettiği için son derece önemlidir.

Metodoloji bir zihniyet, strateji ve taktik meselesiyse -ki öyledir- yukarıdaki cümleleri sosyo-kültürel farklılıkları da dikkate alarak, kendi şartlarımıza göre bakış açıları geliştirmemiz gerekmez mi? Ancak, herhalde zihniyet olarak bağımsız olamadığımızdan, ilim zihniyetinin ve metodunun arkasında yatan nedenleri tespit etmekte yetersiz kalmaktayız.

“Batı, Hıristiyan kültürünün bir sonucudur”. Weber de ampirizm, Hellenizm’in etkisiyle Hıristiyanlıkta tam bir gelişme göstermiştir[25] der. “Bu nedenle Batılı bilim ve düşünce sistemini oluşturan metodoloji zihniyeti, Batı’nın dünya görüşü, norm ve önermelerinin bir ürünüdür... Eleştirmesiz ve yorumsuz bir taklitçilik, metodoloji alanında da kültür ve düşünce hayatımızı istila etmiştir. Bu görüş felsefesinin sonucu olarak Batı’nın dünya görüşü ve değerler sisteminin ürünü olan modeller, araştırma yöntemleri aynı şartları yaşıyormuşçasına ülkemiz sosyal şartlarına adapte bile edilmeksizin aktarılmıştır”[26]. Bu hastalık nedeniyle Batı’nın değerleriyle kendi sosyal meselelerimizi tahlil etmeye çalışıyoruz. Oysa biz ne kadar Batılıyız desek de değiliz ve olamayız. Çünkü değerlerimiz Doğu kültür dairesi içinde şekillenmiş ve hâlâ oradan beslenmektedir. Diğer yandan, sosyal değerler önemli ölçüde evrensel değildir. Ve sosyal değerler var olduğu sosyal yapının izlerini taşır. Bununla beraber etkileşimde bulunduğu değerleri, “metamorfizm” çerçevesinde, yani kendi dinamikleri içinde, kendine göre şekillendirmeye çalışır ve şekillendirir.

Batılı sosyal bilimciler bu sahadaki metodolojilerin evrensel olamayacağını ifade etmektedirler. Meselâ Bennett’e göre her sosyal yapının kendine özgü sosyal problemleri vardır ve hiçbir metodoloji geliştirildiği gruptan başka grupların problemlerinin çözümü için tatbik edilemez. Dolayısıyla sosyal bilimlerde determinizm olamaz[27] . Fallers de sosyal bilimlerin millî karakterli olduğunu ve metotlarının bilim adamının içinde yaşadığı sosyal gruplardan çıkardığı yorumlarla oluştuğunu belirttikten sonra, bugün Türkiye’deki sosyal bilimcilerin, genellikle bildiklerini Avrupa ve Amerika’da yayınlanmış kitap ve dergiler yoluyla öğrendiğini, oysa bu yayınların Avrupa ve Amerika şartları için geliştirilmiş kavram ve teorilere dayandığını söyler[28]. Tuna’ya göre de sosyolojinin Batı’da ortaya çıkması ve oradaki problemlerle şekillenmesinden dolayı ayrıca, Batılı olmadığımız (yani Doğu’lu olduğumuz) için, Batı sosyolojisinin teknikleri, meselelerimizi çözmede bir işe yaramamıştır[29].

İfade edilen bu olumsuz zihniyetten kurtulamadığımızdan, Türkiye’de bilime ilişkin çalışmalarda önemli ölçüde hâlâ Batının değerleri ve kriterleri kullanılmaktadır. Üstelik bu iş çok “acemice” ve “hamal” gibi yapılmaktadır.


Dipnotlar:

[1] Lederman, N. G., “Students And Teachers Conceptions of The Nature of Science”, Journal of Research in Science Teaching, 29 (4), 1992, s. 351–359.

[2] Brickhouse, N. W., “ The Teaching of The Philosophy of Science İn Secondary Classrooms: Case Studies of Teachers’ Personal Theories”. International Journal of Science, 1989.

[3]Brickhouse, N. W., "Teachers’ Beliefs About The Nature of Science And Their Relationship to Classroom Practice", Journal of Teacher Education, 41 (3), 1990, 53-62.

[4]C. W. Mills, Toplumbilimsel Düşün (Ü. Oskay), Ankara, 1979, s. 274.

[5]Fallers, L. A., “Türkiye’de Sosyal İlimler”, Türkiye Coğrafî ve Sosyal Araştırmalar, İstanbul, 1979, s. 230-231, 233.

[6]Tunalı, İ., Felsefe, İstanbul, 1990, s. 107-110.

-Özüduru, Ö., Felsefe, Ankara, 1993, s. 38-43.

[7]Şahin, R., Fraktallerle Holotransformasyon Arasındaki İlişki (M. Ü. FBE., Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul, 1993, s. 3.

[8] Heisenberg, W., Çağdaş Fizikte Doğa (Çev. V. Gönyol - O. Duru), Ankara, 1987, s. 30.

-Heisenberg, W., Parça ve Bütün (Çev. A. Atalay), İstanbul, 1990, s. 38.

-Türkdoğan, O., Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi, İstanbul, 1989, s. 129-136.

-Bulutay, T., Bilimin Niteliği Üzerine Denemeler, Ankara, 1986, s. 7,140.

[9]Beiser, A., Çağdaş Fiziğin Kavramları (Çev. M. Çetin - H. Yıldırım - Z. Gülsün), Ankara, 1988–1989, s. 94.

[10]Popper, K., Tarihselciliğin Sefaleti (Çev. S. Orman), İstanbul, 1985, s. 51–52.

-Magee, B., Karl Popper’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı (Çev. M. Tunçay), İstanbul, 1982, s. 136, 132.

[11]Mardin, Ş., Türkiye’de Toplum ve Siyaset-Makaleler 1, İstanbul, 1990, s. 133.

[12]Özlem, D., Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi, İstanbul, 1986, 1991, s. 10.

-Boudon, R., Sosyoloji Yöntemleri (Çev. A. Türker), İstanbul,1992, s. 7-88.

[13]Freund, J., Beşeri Bilim Teorileri (Çev. B. Yediyıldız), Ankara, 1991, s. 41.

[14]Rickman, H. P., Anlama ve İnsan Bilimleri (Çev. M. Dağ), Ankara, 1992, s. 12, 39–40.

[15]Vergin, N., “Pozitivist Optimizm ve Sosyolojinin Doğuşu”, Toplum ve Bilim Dergisi, S. 43-44, 1989, s. 121-123.

[16]Ülkümen, L., Modern İlim ve İslam, Erzurum, 1970, s. 1.

[17]Ülkümen, L., a. g. e., s. 2.

[18]Ülkümen, L., a. g. e., s. 28.

[19]Ülkümen, L., a. g. e., s. 33.

[20]Özemre, A. Y., İlimde Demokrasi Olmaz, İstanbul, 1991, s. 164.

[21]Özemre, A. Y., a. g. e., s. 129-130.

[22]Özemre, A. Y., a. g. e., s. 192.

[23]Özemre, A. Y.;Uşşak, C., Aklın Yolu İlimdir, İstanbul, 1999, 117-118.

[24]Arslan, H., “Metodolojizm, Türkiye’de Toplumsal Bilimler ve Eleştirinin Sefaleti”, Dergah Dergisi, S. 52, 1994, s. 17.

[25]Weber, M., Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (Çev. Z. Aruoba), İstanbul, 1985, s. 11.

[26]Türkdoğan, O., a. g. e., s. 26,10.

[27]Bennet, J. W., Kültürlerin İncelenmesi-Saha Çalışması Teknik ve Metodolojisi Üzerine Bir İnceleme (Çev. F. Fegan), Ankara, 1968, s. 3–4, 26.

[28]Fallers, L. A., “Türkiye’de Sosyal İlimler”, Türkiye Coğrafî ve Sosyal Araştırmalar, İstanbul, 1979, s. 230-231, 233.

[29]Tuna, K., “Türk Sosyolojisinin Batı Sosyolojisi İle İlişkileri ve Sonuçları”, 75. Yılında Türkiye’de Sosyoloji, İstanbul, 1991, s. 36.

 


Powered by Kürşad KARA