Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Tuva-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkurdistan-Rusya
Hakasya-Rusya
Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Karakalpakistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan-Azerbaycan
İran
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Kırım
Moldova
Gagauzya
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Kosova
Arizona-ABD
Los Angeles-ABD
Washington-ABD
Alaska-ABD
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1222775
Bugün : 831
Eröz, Yazdıklarıyla Türkiye’de Bir İlk Olmuştur…

Dr. Mustafa Aksoy, 1959 Kadirli doğumlu… Uzmanlık alanı Uygulamalı Sosyoloji ve Kültür Sosyolojisi olan Aksoy, bugüne kadar kendi imkânlarıyla, Tuva’dan Kosova’ya olan Türk kültür coğrafyasında, 14 ülkede saha araştırmaları yaptı. (Araştırmalarını için bakınız: www.mustafaaksoy.com) Halen Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi, Tarih Eğitimi Anabilim Dalı’nda akademik görevini sürdürüyor. Kültür sosyolojisi, Türk kültürü ve sanatı, Türk damgaları, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, İslam öncesi Türk inancı, Alevilik-Bektaşilik, sosyal bilimlerde yöntem gibi konu ve araştırma alanlarında çalışmaları bulunan Aksoy’un; geçtiğimiz günlerde, uzmanlık alanı genel Türk tarihi ve Rusya tarihi olan arkadaşı Doç. Dr. Osman Yorulmaz ile birlikte hazırladıkları  “Mehmet Eröz Armağanı” adlı kitap, Ötüken Neşriyat aracılığıyla okuyucularla buluştu. “www.turkyorum.com”  için Mehmet Eröz ve kitap hakkında Mustafa Aksoy ile bir söyleşi gerçekleştirdik…

Mülakatı yapan: Afşin SELİM / afsinselim@gmail.com

 

- Bu armağan eserin, Prof. Dr. Mehmet Eröz’ün hatırasına uygun olarak, Türk tarihinin farklı dönemlerini konu alan çalışmalardan oluştuğunu öğrendik. Kitap nasıl hazırlandı, zorluklarla karşılaştınız mı?

Kitabın hazırlanmasında öncelikle rahmetli Eröz’ün çalıştığı konularla ve araştırdığı alanlarla alakalı yazıların olmasına dikkat ettik, bunun için seçici davranmak gerekiyordu.  Armağan kitapları hazırlanırken en büyük sıkıntı, istenilen konulara ve kurallara uygun makalelerin gelmemesidir. Biz birçok yazara, üzerinde titizlikle çalıştığımız belli bir yazım kuralı gönderdik ama bize o kurallara uygun çok az makale geldi. Bir de her zaman karşılaştığımız bir olumsuzluk ise Türkiye’de zamana uymamak gibi bir anlayış var. Örneğin bize birkaç arkadaş mazeret bildirerek yazılarını bir ay içinde göndereceklerini söylediler, ancak o bir ay bir yıl oldu. Daha üzücü tarafı ise, bir yıl sonra dahi yazarlardan birinden yazının gelmemesiydi. Bu durum bizler için iyi bir tecrübe oldu. Bir daha böyle bir kitap hazırlarsak, belirtilen tarihi bir gün dahi aşmayacağız ve kimseyi beklemeyeceğiz.

En zor kabullenebildiğim ise şu an itibari ile bazıları Prof. Dr. unvanı almış olan Eröz’ün talebelerinden yazı beklemek oldu. Çünkü onlardan Sayın Doç. Dr. Yaşar Kaya’dan başkası, bizi bir yıl beklettikleri halde, yazı göndermediler.

Kitapta da görüldüğü gibi Eröz’ün yanında bulunmuş ve arkadaşı olmuş Prof. Dr. Dursun Yıldırım, Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun, Dr. Yaşar Kalafat,  Prof. Dr. Abdurrahman Güzel ile Prof. Dr. Harun Güngör hocalar rahmetli Eröz hocamızı birer yazı ile andılar.

Bunları açıklamak belki doğru değil. Ancak Ankara’da görev yapan ve yakından tanıdığım bir hoca kitabı görmüş, beni tebrik etmek için aradığında ilk sorusu “Şu hocalardan neden yazı almadın?” oldu. Yani Eröz hocamızı yakinen tanıyan ve akademisyen olmalarında katkısı olduğu, birçok insanın yazmamış olmasını garipsedi; bunu bizim bir eksikliğimiz olarak belirtti. Ama hayır; durum tam tersidir…

Umarım kimseyi gücendirmeden, “Neden onun yazısı yok” şeklindeki sorulara cevap vermiş oluyorum. O nedenle bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Diğer yandan benim gibi Eröz’ü hiç görmemiş genç akademisyenlerden Doç. Dr. Mustafa Talas, Yrd. Doç. Dr. Ensar Yılmaz ile Yaşar Çağbayır ve Necat Çetin adlı araştırmacıların Eröz hakkındaki çalışmaları onun unutulmadığını, takip edildiğini gösteren güzel örneklerdir.

 

Sosyoloji okurken en büyük amacım ve idealim Eröz’ün yanında, onun araştırma alanlarından birinde doktora yapmaktı

- Bende şimdi Eröz ile tanışıklığınız oldu mu diye soracaktım?

Üniversiteyi Elazığ’da okuduğum için Eröz’ü görebilmem o günkü koşullarda onun Elazığ’a gelmesiyle mümkün olabilirdi. Aslında bu şansı da bir defa, az kala yakalamıştım. Çünkü Eröz, Fırat Üniversite’sinin düzenlediği “Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu”nda  (21-26 Mayıs 1984) konuşmacıydı ve benim onu görebilmem mümkündü. Ancak Eröz’ün konuşma yaptığı gün benim sınavım vardı. O da konuşmasını ilk gün yapmış ve ertesi gün saha araştırması yapmak üzere sempozyumdan ayrılmıştı. Dolayısıyla Eröz’ü maalesef şahsen tanıyamadım. Onu şahsen tanımamış olmak hayatımın en büyük üzüntülerinden biridir.

O benim için yaşayan bir modeldi. Zaten sosyoloji okurken en büyük amacım ve idealim Eröz’ün yanında, onun araştırma alanlarından birinde doktora yapmaktı. Ancak Fırat Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun olup Kadirli’nin Yusufizzettin köyüne döndüğüm günlerde, Eröz’ün rahmetli  (20 Haziran 1986) olduğu haberini aldım ve büyük üzüntü yaşadım, mezun olduğuma sevinemedim.

 

- İlgi alanınız malum, ayrıntıları bir yana, genel olarak sosyoloji nedir, kısaca tarif edebilir misiniz, neyin cevabını arıyor sosyoloji?

Sosyolojinin benim için iki tanımı var. Birincisi şahsımla alakalı olanı. Bu bağlamda sosyoloji benim vazgeçilmez ve hayatımın önemli bir bölümünü teşkil eden çalışma alanı, aynı zamanda hobimdir.

İkincisi ise bilinen tanımların aksine, aslında sosyoloji sosyal grupların yapısını, davranışlarını ve kültürel yapılarını inceleyen bir bilimdir.

İnsanlarda olduğu gibi sosyal grupların da bir hafızası, şuuru, yapısı vb.leri var. Fakat son zamanlarda bir sosyolog ve araştırmacı olarak beni endişelendiren bir moda akımı Türkiye’de ağırlık kazandı. İnsanlarımız kendi kültürel doku ve haritalarına bakmaksızın, Avrupa’da bu konu böyle, şu devlette bu konu böyle, bizde neden böyle değil gibi bir mantıkla, değerlerimizden ve kültürümüzden uzaklaşıyorlar, onlar gibi olmaya özendiriliyorlar. Eğer sosyal grubun ne olduğunu, neleri içerdiğini bilseydik yukarıdaki mantık süreci yerine kendimize özgü değerlerimizi orta koyar, onları esas alarak sorunlarımızı çözmeye çalışırdık. Dolayısıyla bizimle örtüşen ve başarı şansı daha fazla olan çözüm önerileri üretirdik.

Kısaca sosyolog, yani sosyoloji uzmanı, her sosyal grubun, özellikle milletlerin birbirinden farklı olduğunu bilir ve bu farklılığı dikkate alarak sosyal gruplar ile milletleri anlamaya çalışır ve sosyal sorunların çözülmesine yardımcı olur.

 

- Sosyal bir varlık olarak tanımlanan insanın modern dünyadaki karşılığını nasıl görüyor ve değerlendiriyorsunuz?

Ben gelenekselci görüşü savunduğum için modernizmin insanların doğasını tahrip ettiğine inanıyorum. Örneğin yiyeceklerde yapılan müdahaleler karşısında tavır alanların, tepki koyan insanların sosyal grupların doğasına yapılan müdahaleleri teşvik etmeleri ve modern olmakla insan olmayı eşdeğer görmeleri beni korkutuyor.

Aslında modern kavramı “hemen şimdi” anlamını içermektedir. Oysa sosyal gruplar hemen şimdinin bir sonucu değil, tarihî süreçlerin sonucu meydana gelirler ve geçmişteki tecrübeler ile şekillenirler ve kendilerini diğerlerinden ayırırlar.

Modernizemde geçmiş, yani sosyal grupların kültürel kimlikleri, bir başka deyimle kültürel genetikleri aşağılanır ve yok sayılmak istenir. Bu nedenle modernlik aslında soysuzluğa davetiyedir.

Modernizm de diğer “izm”ler gibidir. Nasıl ki diğer izmler tek bir insan tipi ve tek tip bir dünya meydana getirememişlerse, modernizm de insanları tarihî bağlarından koparamayacaktır.

 

- “Eröz, önemli makaleler ve kitaplar yazmış ve yazdıklarının önemli bir kısmı neredeyse Türkiye’de bir ilk olmuştur. O bununla da kalmayıp Fuat Köprülü’den sonra kendi kendini tashih eden ikinci akademisyen olmuştur” diyorsunuz, değinebilir miyiz biraz?

Evet, Eröz yazdıklarıyla Türkiye’de bir ilk olmuştur. Onun yazdıklarının ilk olmasından başka, o Türkiye’de Gökalp’tan sonra sosyoloji araştırmalarında disiplinler arası bir anlayışı yeniden gündeme getirip, araştırmalarını bu anlayışla yapmıştır.

Onun zamanında ve özellikle de günümüzde sosyoloji araştırmaları adeta ankete ve bazı istatistikî araştırmalara indirgenmişken, o tarih, antropoloji, halk edebiyatı, iktisat, siyaset ve benzeri bilimlerden faydalanarak, disiplinler arası bulgulardan hareketle araştırmalar yapmıştır.

Bilindiği gibi araştırma bir süreçtir. Dolayısıyla bu süreçte de araştırma yapanlar bazı yeni bilgilerle karşılaşırlar. Bilimsel mantığı esas alanlar yeni bilgiler vasıtasıyla görüşlerini geliştirir ve bilgilerini değiştirebilir. Bilimsel mantığı esas almayıp, bilimsel kaygıları olmayan ve işlerini bir meslek olarak yapanlar, yani kendini bir mağazada çalışan insanlardan farksız görenler ise, yazdıklarından sonra ne kadar farklı bilgiyle karşılaşırsa karşılaşsınlar, onları görmezden gelirler. Dolayısıyla bu tip araştırmacı ya da bilim adamlarının ilk yazdıkları neyse, genelde son yazdıkları da o oluyor.

Eröz’ün kendi kendini tashih etmesi ise şöyle olmuştur. Akademik hayata atıldıktan sonra yazdığı üçüncü makalesinin başlığı “Kürtlerin Menşei ve Türkmenlerin Kürtleşmesi”dir (İ. Ü. İktisat Fak. Sosyoloji Konferansları, Beşinci Kitap,  1964-1965).

Eröz makalesinin yayım tarihinden on sene sonra yazdığı kitabında (Doğu Anadolu’nun Türklüğü, İstanbul, 1975) şöyle diyor:

Hasan Hayri Bey, ve Şerif Fırat gibi, Ziya Gökalp de “Kürtleşme” hadisesinden bahseder. Buna biraz ileride dokunacağız. Vaktiyle biz de aynı şekilde bir “Kürtleşme” hadisesinden bahsediyorduk. Fakat sonraki araştırmalarımızın ışığında, bu kültür değişmesine böyle bir karşılık bulmanın doğru olmadığı kanaatına vardık. Aşağıda, “Kürt”  kelimesi ile ilgili kaynakları değerlendirdiğimizde, bu husus daha açık olarak görülecektir. Bundan dolayı biz vetireye (prosese), “Yabancılaşma”, “Türkçeyi kaybetme” adını veriyoruz”  diyerek kendi kendini tashih etmiştir.

Ancak günümüzde Eröz’ü yakından tanımış bazı milliyetçi ve ülkücüler tarafından hâlâ “Kürtleşen Türkler”, “Türk Kürtleri”, “Zaza Türkleri” gibi kavramlar Eröz’ün söz konusu makalesinden hareketle (Kürtleşen Türkler kavramı Eröz’e aittir.)  kullanmaktadır. Belki abartı olabilir, ancak bu husus Türkiye’de bilimin ve araştırmanın nasıl yapıldığını bizlere gösteren güzel bir örnektir.

Türkiye’de hatırladığım bir başka örnek ise Fuat Köprülü’dür. Bilindiği gibi Köprülü  “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” (ilk baskısı 1919) adlı eserindeki Hoca Ahmet Yesevi hakkındaki görüşünü  “İslam Ansiklopedisi”nde yazdığı makalesinde şöyle tashih etmiştir:

Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar’ı yazarken, gerek Ahmed Yesevî’nin sufîyane şahsiyetini, gerek Yesevî tarikatinin hüviyetini tamamiyle nakşibendî kaynaklarının gösterdiği şekilde tasvir etmiştim. Halbuki Babaî, Hayderî ve Bektaşî an’anelerinin Ahmed Yesevî hakkındaki rivayetleri şüphesiz tarihî hakikate daha yakındır. İlk Mutasavvıflar’ın neşrinden sonra Bektaşiliğin menşeleri hakkında yaptığım araştırmalar ve elde ettiğim yeni vesikalar bana bu hususta kat’î bir kanaat vermiştir. Binaenaleyh burada Ahmed Yesevînin tasavvufi şahsiyeti ve Yeseviye tarikatının ilk asırlardaki hususi karakteri hakkındaki verilecek izahat İlk Mutasavvıflar’dakinden tamamıyla farklı olacaktır”.

Eröz’ün 1957-1958 yıllarında İzmir/Ödemiş, Bozdağ-Gölcük yaylasında yaylayan Yörükler hakkında saha araştırmaları yapmıştır. Bu araştırma esnasında çadırında kaldığı Koca Veli Ağa lakabıyla tanınan Veli Sevinç’e tahmini olarak 1961-1962 öğretim yılında gönderdiği bayram kartındaki metin şöyledir: 

Veli Ağa,

Antalya’dan bir mektupla resimleri Gölcük’teki bakkal vasıtasıyla göndermiştim. Hiç cevap alamadım. Tanıştırdığınız arkadaşlara (Muhtar ve diğerleri) bir kaç kitap göndermiştim. Sizde iyi okuyup yazan olmadığı için göndermemiştim. Bunun için mi bana gücendiniz? Ben ise her vesileyle sizden bahsediyorum. Bütün arkadaşlar sizi gıyaben tanır oldu. Bilvesile, selam eder, bayramınızı tebrik ederim. Cümleye selam. Mehmet Eröz, İktisat Fak. Asistanı, İstanbul

 

Türkiye’de Alevilik Bektaşilik tezi, Türkiye’de bu konuda yapılmış ilk akademik tezdir

- Dr. Mustafa Talas, şöyle bir tespitte bulunmuş: “Eröz, Alevîlik-Bektaşilik konusunu akademik bakış açısıyla ve aktif katılımcı bilimsel yöntemle araştırmayı deneyen ilk sosyolog olmuştu”… Sizce, günümüzde, yeterince istifade ediliyor mu Eröz’den? 

Sayın Talas’ın ifadesi doğrudur. Dahası Eröz’ün profesörlük takdim tezi olan “Türkiye’de Alevilik Bektaşilik” (ilk baskısı 1977)  Türkiye’de bu konuda yapılmış ilk akademik tezdir. Ondan sonra bazı araştırmalar ve doktora tezleri yapılmış olsa da meseleye Eröz’ün gösterdiği titizlik ile yaklaşılmadığından konuya bütüncül bakılamamıştır. Günümüzde ise bu konu genelde ilahiyat kökenli araştırmacılar tarafından araştırılmaktadır. Yani konunun sosyolojik, tarihî, halk edebiyatı,  antropolojik yönleri önemli oranda ihmal edilmektedir.

 

- Mesela,  “yörük” sözcüğünün, “yörümek” fiilinden geldiğini belirten de kendisiydi sanırım?

Bu kavramdan Gökalp dahi bahsetmiş, buna rağmen sizin de belirttiğiniz gibi “Yörük”  kavramının “Yörümek”ten geldiğini Eröz doktora tezinde (Göçebe Ekonomisi ve Türk Göçebelerinde İçtimaî Organizasyon, İstanbul 1966. Bu tez “Yörükler” adıyla 1991’de basılmıştır.) detaylı olarak anlatmıştır. Ancak bu kavram maalesef bazı çalışmalarda boy ya da oymak adı olarak kullanılmaktadır. Oysa Eröz’ün ifade ettiği gibi Yörüklük bir hayat tarzı olup konar göçerlikle ilgilidir. 

 

Yemek kültüründen hareketle bir grubun sosyal kimliği hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür

- Eröz, Türk yemek adetlerini de araştırmış ve Türk töresinde yemeğin yerinin büyük olduğunu ifade etmiş, öyle mi?

Elbette öyledir. Örneğin Türk töresinde sofrada kimin nereye oturacağı bellidir. Hattâ Türklerin eski evi olan “yurt”un (keçeden yapılan yuvarlak çadır) girişinin sağ tarafında mutfak olur. Yurt’ta oturuluş şekli sofraya da yansır. Bundan dolayı Türklerin yemek kültüründe sofrada kim nereye oturacağı bellidir. Yurt’ta oturulurken “tör”e  (Türkiye’de tör’e baş köşe denir) baba (varsa dede) oturur. Kadınlar yurt’un sağ, erkekler de sol tarafına otururlar. Günümüzde Kırgızistan’da ölüm olduğunda beton binaların yanına yurt kurulur ve ölenin uzaktan akrabalarının gelmesi için üç gün bekletilir. Eğer ölen kadınsa, cenazesi yurt’un sağ tarafında, erkekse sol tarafında bekletilir. Dolaysıyla Türklerdeki mutfak kültürünün izlerini ölümde merasiminde bile görebiliyoruz.

Bazı yemek adetleri ve yemek kültürü sosyal gruplarla özdeşleşmiştir. O nedenle yemek kültüründen hareketle bir grubun sosyal kimliği hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür.

Türk mutfağında kımız, yoğurt, kurut (tavuk yumurtası büyüklüğünde kurutulmuş yoğurt), bastırma çok önemli olup, bunlar Türk mutfak kültürünün temel yiyecek ve içecekleri arasındadır.

Bilindiği gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da “kurut”  ve “kurut çorbası” hâlâ yapılmaktadır. Diğer yandan Herodot M.Ö. V. yüzyılda İskitler’den bahsederken onların kımız içtiğini belirtir. Dünyada ise kımız içen iki halk olup bunlardan biri Moğollar, diğeri ise Türklerdir.  Batılılar kımızdan 19. yüzyılda haberdar olmuşlardır.  1943’de “Kürtler, Sosyolojik ve Tarihî İnceleme” adlı eseri yazan Rusya’nın 1915-1918 yıllarındaki Urumiye konsolosu B. Nikitin de Kürtlerin kımız içtiğinden bahseder.

Dolayısıyla millî bir bakış açısına sahip, kültür sosyoloğu olan Eröz, Türk mutfak kültürünü görmezden gelemezdi.

Sonuç olarak, bir sosyal grubun yemek kültürü, bir sosyal yapıyı anlamada son derece önemli ipuçları verir.

 

-Türk kültür hayatıyla ilgili eserler vermiş olan Mehmet Eröz’ü bugünün gençliği yeterince tanıyor mu?

Gençlerin genel olarak onu yeterince tanıdığını söylemek mümkün değil. Ancak yukarıda bahsettiğimiz gibi onu takip eden, görüşlerini tanıtmaya çalışan bir genç kuşağın gelmekte olduğu da bir gerçek. Bu açıdan ilerisi için sevinçliyim.

Eğer onun görüşleri takip edilseydi, bıraktığı çalışmalar devam ettirilseydi, bugün en büyük sorunlarımızdan biri olan Doğu ve Güneydoğu ile Alevilik sorunu hakkında önemli mesafeler alınırdı.

 

- Peki, Eröz hakkında herhangi bir belgesel hazırlandı mı?

Herhangi bir belgesel hazırlandığını bilmiyorum. Umarım bu konuda genç arkadaşlar bir girişimde bulunurlar. Biz de üzerimize düşen görevi yaparız.

 

-Bilhassa Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun, Eröz üzerinde emeği olduğu söyleniyor. Doğru mu?

Doğrudur. Eröz’ü asistan olarak Fındıkoğlu almış ve onun yetişmesinde çok emeği geçmiştir. Ancak Fındıkoğlu’nun Eröz’ü hazır bulduğunu söyleyenler de var. Bu görüş bence de doğrudur.

Mesela Eröz ilk saha ve Alevilik çalışmalarına yüksek lisans öğrencisiyken (1957-1958) başlıyor. 1961’de ise Fındıkoğlu’na asistan oluyor.

Ayrıca Eröz bir bankada müfettiş olduğu ve asistanlıktan çok daha fazla maaş aldığı halde asistan olmak için Fındıkoğlu’na gidiyor. Fındıkoğlu ona deli misin ne işin var üniversitede, aldığın maaşın yarısını alacaksın diyor. O ise evet biliyorum ama ben bankacı değil sosyolog olmak istiyorum diyor.

Böyle bir ifadeyi kullanmış olması, asistan olmadan önce saha araştırmaları yapması,  onun ilmî araştırmalar için kendini hazırlamış, ülkü sahibi bir ilim adamı olduğunun işaretleri olsa gerek…

 

- Ve Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun,  “Necmettin Hacıeminoğlu, Mustafa Kafalı, Erol Güngör neslinin unutulmaz isimlerinden biri olan Eröz, içten sohbetleri ve dostluğuyla da arkadaşları ve öğrencileri üzerinde iz bırakmıştır” diyor. Sizce de öyle mi?

Ercilasun hocam, “Mehmet Eröz İçin” adlı makalesinde “Mehmet Ağabey’i  ‘yüreğini konuşturan adam’ diye tarif edebilirim. Sanki kalbini eline almış bir adam konuşurdu karşımda” diyor.

Benzer bir ifadeyi de Eröz’ün fahri asistanlığını yapmış, yanında yıllarca bulunmuş Erol Kılınç ağabey “onu dinlerken sanki yüreğinin konuştuğunu hissederdiniz. Yani o diliyle değil yüreğiyle konuşurdu. O konuşurken sanki anlattığını yaşardı” demişti. Dolayısıyla öyle bir insandan etkilenmemek için herhalde insandan başka bir şey olmak gerekir.

 

Eröz bugün içinde bulunduğumuz sorunları ilk akademik hayata atıldığı yıllarda görmüş ve memleketimiz için önem taşıyan çok önemli yazılara imza atmıştır

-Son olarak, bilhassa genç okuyucularımız için ne gibi tavsiyelerde bulunuyorsunuz?

Türkiye’de yaşayan, yaşamaya devam eden ve Türkiye’nin sosyal sorunlarına ilgi duyan bu konuda konuşan, yazan insanlar mutlaka, bu topraklarda yetişen, bu toprağın sesini dillendiren özel bir insanın görüşlerini okumalı. Onun görüşlerine katılsın katılmasın, mutlaka ondan öğrenilmesi gereken çok şey bulacaktır.

Türkiye’nin dertlerini kendine dert edinen ve dertlere çözüm aramaya çalışan gençlerin mutlaka Eröz’den faydalanmaları gerekir. Aradıkları takdirde Eröz’den alacak çok şey bulacaklardır. Çünkü Eröz bugün içinde bulunduğumuz sorunları ilk akademik hayata atıldığı yıllarda görmüş ve memleketimiz için önem taşıyan çok önemli yazılara imza atmıştır.

Şahsen ben bir şeyler yapıyorsam onun sayesinde yapıyorum. Örneğin disiplinler arası çalışmayı, saha araştırmasını, kendimize özgü bir yöntemimizin olmasının gerekliliğini ondan öğrendim.

Sonuç olarak başarım varsa onu Eröz’e borçluyum. Başarısızlığım ise kendimle ilgilidir.

Ruhu şad olsun.

 

- Söyleşi için teşekkür ederiz…

Sizin vasıtanızla “Mehmet Eröz Armağanı” adlı eseri titiz bir çalışma ve kısa zamanda kaliteli bir baskıyla okuyucularla buluşturan Ötüken Neşriyat’a ve Erol Kılınç ağabeye sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Ayrıca Eröz’e yaraşır bir eserin çıkmasına makaleleriyle katkı yapan sayın yazarlarımıza çok teşekkür ederim.

Takip etmeye çalıştığım, model aldığım, fahri hocam,  merhum Prof. Dr. Mehmet Eröz hakkında konuşma imkânı verdiğiniz için ben de size teşekkür eder, başarılar dilerim.

 


Powered by Kürşad KARA