Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Tuva-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkurdistan-Rusya
Hakasya-Rusya
Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Karakalpakistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan-Azerbaycan
İran
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Kırım
Moldova
Gagauzya
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Kosova
Arizona-ABD
Los Angeles-ABD
Washington-ABD
Alaska-ABD
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1222789
Bugün : 845
Alman Kurmay Subayı Farnz Carl Endres’in İstanbul’u (1912-1915)

Mustafa Aksoy

Tarih olmadan politika, iktisat, kültür anlaşılamaz… Türkiye’nin milliyetler sorununda bazı tarihi işaretlerin verilmesi gerekir, zira bugünkü tezatlar tarihten gelen tezatlardır ve ancak tarihi anlama ile dengelenebilir”.  F. C. Endres

Seyahatnameler genel olarak sosyal araştırmalarda pek kullanılmaz.  Oysa bazı hallerde seyahatnamelerde verilen bilgiler son derece önemlidir. Çünkü bu tür eserler her şeyden önce antropoloji diliyle ifade edecek olursak “etik”, yani dışardan araştırma tekniğiyle yapıldığı için gözlemi yapanın araştırma yaptığı konu ve insanlarla olabildiğince yansızdır. Ancak bir başka açıdan bakıldığında dışardan bakış bazen konuların anlaşılmasını zorlaştırdığı için gözlemci gördüğü konular veya davranışlar hakkında gördüklerinin gerçek anlamlarını değil de kendi yorumlarını yazdıklarından dolayı, okuyucuya yanıltıcı bilgiler verebilirler. Bu nedenle seyahatnameleri okuyanların dikkatli okumaları gerekiyor.

Araştırma konumuz olan Endres’in eseri[1] sadece bir seyahatname olmayıp, aynı zamanda bir bürokratın ve üç yıl görev yaptığı Türkiye’de dostlarında aldığı belge ve bilgilerle (s. 17)  desteklenen gözlemlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır[2]. Bu hususu Endres “kitapta her şeyin sadece tutulan günlüklerden ibaret olmadığı, geniş bir literatürden de yararlanıldığı da bilinmelidir” (s. 15) diye belirtirmiştir.

Yazar bir bürokrat olmanın ötesinde araştırmacı bir kimliğe de sahiptir. Bu özelliğini “hastalık dolayısıyla askerlik mesleğini kesin olarak bırakışım, doğa bilimlerinde, felsefede ve ekonomi biliminde eski çalışmalarımı yeniden ele almamı mümkün kılmıştır” (s.16) ifadesinden anlıyoruz. 

Yazarın “Die Turkie” adlı eserinin dışında, Türkiye hakkında “Türkische Frauen” (Türk Kadınları), “Nargileh, Türkische Skizzen und Novellen” (Nargile, Türk Skeçleri ve Kısa Hikâyeler), “Bosporuswellen” (İstanbul Boğazının Dalgaları) (roman), Die wirtschaftliche Bedeutung Palästinas als Teiles der Türkei, (Türkiye'nin Bir Parçası Olarak Filistin'in Ekonomik Önemi), Der Weltkrieg der Türkei, (Dünya Savaşında Türkiye),  Die Ruine des Orients: Türkische Städtebilder (Türk Şehir Siluetinin Doğu Kaynakları) adında kitapları vardır.

Endres “…bir doktora öğrencisi gibi değil de, her türlü riyakârlıktan uzak, peşin hükümlerden arınmış duygu ve düşünce ile yorumlamak istedim” (s. 17)  ifadesiyle kitabını yazarken kullandığı yöntemi belirtmiştir.

Yazar kitabı niçin yazdığı da şöyle anlatır: “Kendisi hemen hemen üç yıl Türkiye’de kurmay subay olarak görev yaptı, ağır bir sıtmaya yakalandı, ülkesinin dağlarında tedavi olabilmek için görevini kurmay başkanı olarak bıraktı ve hala da iyileşemedi... Bu yapıt üç yıl süren bir çalışmanın ürünü, daha doğrusu ürünleridir… Yabancı ülkede çalışanlar, o ülkenin tanınması için en uygun aracılardır. Zira bir ülkenin insanları en iyi şekilde çalışma sırasında tanınır. Her şeyin ölçü birimi insandır ve öyle kalacaktır… Hiçbir sosyal ilişki, bir ülkede yaşanan güç çalışma koşulları sırasında kazanılan kadar bilgi sağlayamaz” (s. 13-14).

Yukarıdaki ifadelerde anlaşıldığı gibi yazar sıradan bir gözlemci olmayıp, insan ilişkilerini anlamda zor şartlarda beraber çalışmanın önemine vurgu yapan ve “her şeyin ölçü birimi insandır ve öyle kalacaktır” ifadesiyle insanı merkeze alan önemli bir araştırmacıdır. Çünkü bir kurmay subay savaş alanlarında dahi insanı merkeze alırken, günümüzde çok sayıda araştırmacının sorunların çözümünde kurumları, devletleri, siyasi yapıları ve benzerlerini merkeze almaları bir sorun olarak araştırmacıları beklemektedir.

Endres, gemiyle Marmara Denizi’nden gemiyle gelen biri “…sayısız kule ve minarelerin arasında bir ev denizi ile karşılaşır. Bir büyük şehir, fakat bir masal, canlı bir gerçek, bir rüya; bu manzaraya şaşkınlıkla bakanlar, Lizbon’u, Napoli’yi, Stuttgart’ı ve Floransa’yı görmüş olabilirler. Ancak tercihlerini genel manzara karşısında Konstantinopolis’ten yana yapacaklardır. Bunlar, Türk’ün, ülkesinin başkentini neden Der-i Saadet, mutluluğun kapısı diye isimlendirdiğini hemen anlayacak…” (21) diyerek bir yolcunun İstanbul’u nasıl göreceğini tasvir eder.

Sosyal hayat her zaman az veya çok değişmektedir. Ancak değişimin sosyal yapıyla uyumlu olmaması sosyal değişme karşı olumsuz bakış açılarının oluşmasına neden olmaktadır. Eğer mümkün olsa da Endres günümüzdeki İstanbul’u görse, benim gördüğüm İstanbul bu hale nasıl geldi diye sorup, tasvir ettiği minareler ve kulelerin yerine Sultanahmet ve Süleymaniye Camilerinin, Ayasofya ile Topkapı’nın siluetini bozan, hiçbir mimari özelliği ve estetiği olmayan beton yığınlarını görünce herhalde çok üzülürdü. Çünkü o Türkiye’deki birçok mimar ve inşaat mühendisinin hayranlık duyduğu, son dönem mimari harikamız olarak kabul ettiği, Alman yapımı olan  “…Haydarpaşa istasyonu Anadolu demiryolunun başladığı yer olup, istasyon binası çevreye pek uymamaktadır” (s. 22). Bir Alman milliyetçisi olarak Haydarpaşa tren istasyonu binası hakkında söylediği sözler, onun gözlemlerinde ne kadar tarafsız olup olmadığının da göstergesi olarak düşülmesini gerektirmektedir.

Bu anlayış aslında bilimsel anlayışın temel ilkelerinden biridir. Aslında Endres bu ifadesiyle bilimdeki objektiflik ilkesine vurgu yaparak, bizi ikaz etmiştir.

Endres, İstanbul’un fethi ile “O tarihte Ayasofya’nın kubbesinin üstündeki hac düştü ve Justinyen’in bu harika binasının üstüne olduğu gibi, daha bundan haberi olmayan Avrupa’nın da üzerine altın hilal kondu” (s. 27) ifadesiyle İstanbul’un Batı için önemini dile getirmiştir.

Günümüzde Türkiye’deki bazı insanlar, Türk ve Türkiye kavramanı tartışmaya açarken, Endres,  Osmanlı Devletini genel olarak Türk Devleti, Anadolu’yu da Türkiye olarak ifade ederek, İstanbul’un fethi ile “İstanbul tam bir Tük şehrine dönüşmüş ve bugüne kadar da öyle kalmıştır” (s. 27) der.

O İstanbul’a Türk şehri derken yaşan halkın sayısını değil de kültürü esas almaktadır. Çünkü o içinde yaşadığı İstanbul toplam nüfusunun 1.250.000 olarak belirtir. Bu nüfusunu dağılımı ise şöyle belirtir: Türkler 500.000, Rumlar 200.000, Ermeniler 180.000, Yahudiler 65.000, Avrupalı çeşitli millerden ise 70.000. Ona göre İstanbul sokaklarında Avrupa’nın bütün dillerinin konuşulduğunu belirtir (s. 25). Ancak bu rakamlardan topladığımızda İstanbul’un nüfusu 1.015.000 bin olarak karşımıza çıkıyor. Yani Endres 235.000 insanın kimliği belirtmemiştir olup, İstanbul için verdiği toplam nüfus için 235 bin rakamı önemli bir sapmadır. Ancak bu rakam İstanbul’a günü birlik ya da geçi olarak gelen insanlar olarak düşünülürse hayli dikkat ilgi çekicidir.

İstanbul’un Avrupa ve dünya için önemini de şöyle anlatır: “Bir örümcek kendi ağında nasıl oturursa, Konstantinopolis de başlardan beri aynı şekilde Yakın Doğu’nun ticaret hayatına oturmuştur ve oturmaktadır. Doğuya hâkim olmak isteyen güçler için Konstantinopolis’in askeri, politik, kültürel ve ticari açılardan sahip olduğu değerin büyüklüğünü, Rusya’nın Boğaz’daki krallık şehrine (Zarigrad) sahip olup yerleşmek için yaptığı aralıksız denemeler kanıtlar. Konstantinopolis’e eskiden beri 'dünyanın göbeği’ diye boşuna dememişlerdir (s. 24-25).

Endres’in Türk kadınları hakkındaki yorumu da hayli ilginç. O “haremi, bazıları erkeğin satın aldığı ve hiçbir isteği olmayan zavallı kadın olarak görse de, Doğuda kadın erkek üzerindeki etkisi sanılandan daha büyüktür” (s. 70) diyerek, bazılarınca kabul edilen gelen görüşün aksine sanki bir Müslüman gibi harem kavramına yaklaşmıştır. Diğer yandan Türk kadınlarının fedakârlığını da “orada sarayın bahçesinde Gülhane Hastanesi bulunur. Burada, hasta ve yaralı askerlere, hiçbir şey talep etmeden, madalya veya taktir beklemeden, katıksız insan sevgisi ile candan sohbetlerle bakan Türk kadınları gördüm: Kadınsı, sevimli, zarif. Bunu Avrupalı kadınlara göstermek isterdim” (s. 30) diyerek bir mukayese yapar.

O sanki bir şehir sosyoloğu veya antropoloğu gibi adeta İstanbul’un insanlarını ve semtlerini hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Bugünkü Beyoğlu ilçesinin bir kısmını meydana getiren Pera semti hakkında çok sayıda kitap yazılmış ve çok sayıda gözlem yapmış insanın hatıraları vardır.  Fakat herhalde Endres’in gördükleri çok az insan görmüştür. O Pera’yı anlatırken aslında “Levantenleri”  değerlendirir. Onun Levantenler hakkındaki gözlemleri ve görüşleri hiç de olumlu değildir. Çünkü Endres, Pera’yı anlatırken şunları ifade eder:  “19. yüzyılın şehrine, Pera’ya, yukarıya Yüksek Kaldırım’ın yüzlerce basamağından çıkıyoruz… Meydandan ve faizden yararlanma kanununa göre yapılmış gri gri evler. Zevksiz dükkânlar ve insanlar. Sanat burada keşfedilmemiş. Levantenlerin zaman zaman altındaki pisliği saklayamayan, dikkat çeken tuvaletleri. Güzel suratlar, büyük, arayan gözler, birbirinden ayırması zor fahişeler. Ah bu Levantenler! Eğer Türk olsaydım hepsini Beyazıt Meydanı’nda astırırdım! Şehri ne kadar kirletiyorlar, sıfır numara sonradan görmeler, bu kültürsüz elbise askıları” (s. 31).

Türkiye’de genel olarak Levantenlere olumlu bakılmasına karşın yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi Endres onlar için iyi duygulara sahip değildir. Çünkü onun Levantenler hakkındaki düşüncesi şöyledir:  "Bir Levanten, Doğu’da doğan, eğitilen daha doğrusu eğitilemeyen, göçmen ebeveynlerin veya büyük ebeveynlerin mesleğini icra eden oğul veya torundur. Ağırlıklı olarak karışık ırktan anne-babaların torunları: Rum baba, İspanyol Yahudisi anne, Ermeni baba, Rum anne veya Yahudi, Ermeni, Rum, Fransız, İtalyan, Hıristiyan Suriyeli vs. karışımı. Ana baba olarak Almanlar ve İngilizlerden Levanten doğuranların sayısı çok azdır. Levanten, sonradan görme, kaba düşünen, gürültücü, kendini beğenmiş, içten dıştan kirli; bu yüzden ahlaken ve fizyolojikman kötü kokuya benzeyen ve buna ilâveten size iğrenç gelen, tüyler ürpertici gelen, alçak, bayağı, sathi, kültürsüz ve üslupsuz görünen her şeyi düşünün; işte Levanten odur" (s. 32).

Belki bu görüşler çok aşırıya kaçmış bir yorumlar olarak eğerlendirilebilir. Ancak kullandığı ifadelerden dolayı araştırılması ve düşünülmesi gerekiyor. Ayrıca çok insanın hayranlıkla tanımladığı Pera hakkında Endres hiç de hoş intibalara sahip değildir. Ona göre  “Pera’daki yabancı koloniler bu ilişkilerden çok çeker. Kendi kulüplerine çekilir, dışa kapanırlar ve her millette böyle özel yaşantılardan kaynaklanan zaaflar açıkça görülür: İngiliz’in şaşılacak cehaleti, Fransız’ın gülünç yüzeyselliği, Rus’un sefih ayyaşlığı, Alman’ın bir yandan yalnızlığı, diğer taraftan uyumsuzluğu”nun görüldüğü   “kültürsüz, güzellikten uzak, çok duygulu insanlara bulanık gelen bir dedikodu ve entrika yatağıdır. …Türkiye hatıralarımı bu sakin saatlerimde sevgiyle hatırlarken, Pera bunun dışındadır. Hey çirkin şehir, Pera, seni ne kadar çabuk ve isteyerek unuttum!.. Konstantinopolis-Pera’nın Avrupai hayatında Türk’ün payı yoktur” (s.  33-35).

Pera hakkında çok olumsuz görüşleri olan Endres, Galata’ya sempatiyle bakar. Ona göre “Liman şehri Galata daha üslupludur. O olduğundan daha fazla görünmek istemez. Bir tarafında bankalar, para değiştirenler, depolar, her çeşit dükkânlar, diğer tarafta lokantalarıyla, meyhaneleriyle, otelleriyle ve Avrupa’da meslek olarak içi geçmiş kadınların yan yana büyük pencerelerin arkasında oturduğu genelevler. Kıyısında Odessa’dan, Batum’dan, Köstence’den gelip de İskenderiye’ye ve Akdeniz’e giden gemiler” (s. 34). Bu ifadelerden anlaşıldığı gibi o tarihlerde İstanbul’u dış dünyaya bağlayan kapı Galata’dır. Ayrıca o Galata’nın dünyaya açılan kapı olduğunu “Dünya Savaşı’ndan önce Konstantinopolis-New York açılış seferini kutlayan enfes döşenmiş Hamburg-Amerika hattı gemisinde dansettim” (s. 34) diyerek yaşadığı bir olayla da bağlantı kurarak açıklar.

Eski Eminönü ilçesi (şimdi Fatih ilçesine bağlandı) için bir Türk şehri diyen Endres Üsküdar içinde  “Boğazın Asya tarafında Türk şehri Üsküdar vardır…(s. 35) ifadesini kullanır. Diğer yandan “Konstantinopolis’i tanımak Türkiye’yi tanımak demek değildir. Yabancılar bunu iyi bilmelidir. Hatta yabancıların bulunduğu, İzmir, Hayfa, Kudüs, gibi taşra kentleri de hiçbir şekilde katıksız Türk varlığını temsil etmezler” (s. 35) diyerek İstanbul’un Türk kültürüne atıf yapar. Günümüzdeyse bizler Endres’in aksine “İstanbul Türkiye”dir ifadesi çok sık kullanır olduk. Gerçekten de İstanbul’da Türkiye’nin her bölgesindeki kültürel rengin yaşadığını veya yaşatıldığını görmek mümkündür. Diğer yandan neredeyse Türkiye nüfusunun altıda biri İstanbul’da yaşamaktadır.

Endres Fatih Sultan Mehmet hakkında “Konstantinopolis fatihi II. Mehmed’in verdiği yemeklerde, hükümdarın sağında daima eski öğretmeni otururdu” (s. 39) diyerek ilginç bir ayrıntıdan bilgi verir. Bilindiği gibi kadim Türkler “yurt” ya da “boz üy” denilen keçeden yapılmış çadırlarda yaşarlardı. Bu çadırların kapısının tam karşısına “tör” denirdi. Zamanla bu kavram Türkiye Türkçesinde yerini “başköşe”ye bırakmıştır. Kadim Türklerde çadırın töründe evde misafir varsa o, yoksa dede o da yoksa baba otur. Törde oturanın sağ tarafında statülerine göre erkekler, sol tarafında ise kadınlar oturur. Bir ölüm olduğunda, uzaktan yakınların gelmesini beklemek için keçeden bir çakır kurulur, cenazeler genele olarak üç gün o çadırda bekletilirdi. Kadınların cenazesi kapıdan girişte sağ, erkelerinkiyse sol tarafta bekletilir (Törden yön tayini yapıldığında kadınların cenazesi sol tarafta, erkeklerinki ise sağ tarafta bekletilir.). Biz bu geleneğin 2001 yılında bulunduğumuz Bişkek’te günümüzde de devam ettirildiğini görmüştük.

İstanbul’da yaşayan Rumlar, Ermeniler ile Türkleri karşılaştıran Endres, “yabancı akımından uzak kalmış ve Rum ve Ermeni unsurları olmaksızın halkın sakin, dünyaya kapalı mevcudiyetini sürdürdüğü yerleri görenler şu kanaatime katılacaklardır: Sade halktan gelen Türk dürüsttür, terbiyelidir, bizim “iyi adam” dediğimiz tiptir. Tüccar değildir, parayla ne yapacağını bilmez, elindekini verir, kıtlıkta bile neşelidir ve bu özelliği dolayısıyla çok sık, kurnaz, cimri, Küçük Asyalı Rum’un ve kandırmakta ve kapkaç işinde uzman Ermeni’nin kurbanı olurlar” (s. 42) ifadesiyle halklar arasındaki farklılığı ortaya koymuştur.

Ancak o Türk kavramıyla günümüzde dahi bazılarının anladığı anlamda bir ırkı değil, belirli bir kültürel hayatı benimsemiş insanları ifade etmektedir. Bilindiği gibi ırk ile millet aynı kavramlar olmadığı gibi olmalarında imkân yoktur. Çünkü biri biyolojik kökenden kaynaklanırken, diğeri tarihi ve kültürel sürece bağlıdır. O nedenle milleti kültürel bağlamda değerlendiren Endres, Türk milletini şöyle tanımlar:   “Bugün Türk adıyla işaret ettiğimiz, binlerce yıl sayısız milletlerle karışma yoluyla ari özellikleri kaybolmuş olan büyük Türk soyunun dalıdır” (s. 134).

Türkiye’deki tarihçilik anlayışına göre genel olarak Türklerin Anadolu’ya gelişleri 1071 Malazgirt savaşıyla açıklanmaktadır. Endres ise  “kesin olan husus, MS. 5. yüzyıldan itibaren Moğolların Batı Asya’da ortaya çıkışına kadar, Pontus ülkelerinde, Tuna’da, Kafkasya’da Suriye’de ve İran’da ‘Türk’ adı altında göçebelerin yaşadığı anlaşılmaktadır. Dil araştırmaları ve Türklerin eski devirlerinin incelenmesi bu Arap verileri tarafından doğrulanmaktadır. Bu konaklanan bölgelere Türklerin yüzyıllardan beri sahiptiler” (s. 138-139) diyerek Türklerin Anadolu’da 1071’den önce var olduklarına vurgu yapar.

Türkiye’deki birçok tarihçinin dahi farkında dahi olmadığı Türklerin Hunlardan önceki tarihi ataları hakkında kullandığı  “Almanlar için ilginç gelebilecek benzer bir çalışma da, İskitlerin ve Saksonların, belki de Parthaların da Türk olduğunu tahmin ettirmektedir” (s. 139) ifadeleri hayli ilginçtir. Son zamanlarda İskit kültür tarihi hakkındaki metinlerde Türk kültür izlerinin varlığı bazı araştırmacıların dikkatini çekmiştir. İskitlerin “kımız” içmeleri ve mezar taşı olarak kullandıkları “balballar” hakkında bizimde çalışmalarımız yayınlanmıştı[3].

Endres,  Türkiye’de olduğu yıllarda yaşanan Ermeni olayları hakkında da gözlemlerini ve görüşlerini belirtmiştir. Bilindiği gibi ilk defa 3 Mart 1878'de imzalanan “Ayastefanos Antlaşması” ile Osmanlı coğrafyasında yaşayan Ermeniler milletlerarası antlaşmalara girerek milletlerarası bir boyut kazanmıştır. 13 Haziran 1878'de Berlin'de Osmanlı Devleti, Rusya, Almanya, Avusturya, Macaristan, İngiltere ve Fransa arasında imzalan antlaşmayla “Ermeni sorunu da Berlin Kongresi’nin kararları sayesinde yeniden canlandırıldı. Anlaşmanın 61. Maddesi, Türkiye’de yaşayan Ermenilerin, Kürtlere ve Çerkezlere karşı korunmasını Türk hükümetine görev veriyordu” (s.  102) ifadesiyle Ermeni meselesinin tarihi kökenine atıf yapmıştır. Söz konusu antlaşmanın 6. maddesinde de Girit ve Ermenistan’da düzenlemeler yapılacaktır ifadesi kullanılıyor. Ayrıca Ermenilerin Ruslar ve İngilizler tarafından nasıl kullanıldıklarını da şöyle anlatır: “Ermeni halkı, Türk, İran ve Rus devletlerinin farklı bölgelerinde yaşıyordu… Türk Ermenilerine verilecek bir otonomi önce Rusya’nın itirazıyla karşılaşacaktı… Ruslar 1895’te İngilizler tarafından fişeklenecek Ermeni ayaklanmasından korkarak Ermenilere destek olmadı” (s. 102). Endres ayrıca İngilizlerin Anadolu’daki Ermeniler ile Rumlar üzerinden yürüttüğü politikayı da “Ermenileri ve Anadolulu Rumları tekrar tekrar tahrik etmek riyakar İngiliz’in kurnaz politikası idi. Bu şekilde Türkleri zayıf tutuyorlar, insan hakları veya Hıristiyanlık adına zahiri bir hak iddia ediyorlar, ceplerini dolduruyorlardı” (s. 102) diye ifade eder.

Berlin konferansına Osmanlı devletini temsilen Nafıa Nazırı (Bayındırlık Bakanı) Karatodori Paşa[4], Müşir (Mareşal) Mehmet Ali Paşa ve Berlin büyükelçisi Sadullah Bey gönderilmiştir. Diğer devletler ise Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı düzeyinde temsil edilmiştir. Görüldüğü gibi Osmanlı devleti “Berlin Antlaşması”nda her şeyden önce temsil sorunu yaşamıştır.

Endres’in Osmanlı nüfusu hakkında verdiği bilgilerde ilginçtir. Ona göre Balkan savaşından önce Osmanlı devletinin nüfusu şöyledir:

A- Avrupa Türkiye’sinde (takriben):

Türkler............................................2.500.000

Rumlar............................................1.500.000

Arnavutlar.......................................1.000.000

Bulgarlar............................................700.000

Sırplar................................................700.000

Yahudiler........................................... 190.000

Ermeniler........................................... 150.000

Kosovalılar.........................................100.000

Yabancı milliyetler toplamı.............4.340.000

Toplam.............................................6.840.000 [5]

 

B- Asya Türkiye’sinde:

Türkler..............................................7.500.000

Suriyeliler ve Araplar.......................5.000.000

Kürtler..............................................1.250.000

Ermeniler..........................................1.700.000 [6]

Rumlar..............................................1.000.000

Yahudiler.............................................300.000

Dürzüler ve Maroniler.........................400.000

Osmanlı olmayanların toplamı.......10.600.000 [7]

Toplam...........................................18.100.000 [8]

Endres, Kürtler’i Osmanlı değil de yabancı unsurlar arasında ifade ettiğini belirttikten sonra,  Kürtlerin Osmanlı devletine bağlılığı ve Sünni inançlarından dolayı Osmanlı sayılması gerektiğinden hareketle Asya’da Osmanlı ve Kürt varlığını 8.750.000 olarak belirtilmiştir (s. 142). Yani Endres, Kürtleri ile Türklerin toplam nüfusunu beraber vermiştir.

Sonuç olarak bugünün anlaşılması ve tarih hakkında Endres ilginç ifadeler kullanır. Ona göre  “günün idraki geçmişin anlaşılmasından doğar, geleceğin koşulları da şimdiki zamanda yaratılır… Tarih olmadan politika, iktisat, kültür anlaşılamaz… Türkiye’nin milliyetler sorununda bazı tarihi işaretlerin verilmesi gerekir, zira bugünkü tezatlar tarihten gelen tezatlardır ve ancak tarihi anlama ile dengelenebilir” (s 82). Bin dokuz yüzlerin başında sosyal sorunlu anlama ve Türkiye’nin milliyetler konusundaki sorunlara işaret eden Endres’in ne kadar haklı olduğu ve o gün işaret ettiği bilgiye bugünde ne kadar muhtaç olduğumuz ortadır. Çünkü takip edenlerin bildiği gibi Türkiye’de tartışılan sosyal ve milletlerarası sorunlar, genel olarak tarihi süreç içinde değil de bugünkü göründükleri ya da sonuçları bağlamında değerlendirilmektedir.

Dipnotlar:

 [1] Endres  (doğum 1878 Bavyera, ölüm 1954 yılında Basel)  “roman, şiir, felsefe, kültür tarihi, oryantalizm, bilim tarihi, masonluk, Siyonizm, edebiyat” olmak üzere çeşitli alanlarda ellinin üzerinde kitap yazmış olup, bunlardan “Das große Weltgeschehen” (Büyük Dünya Olayları), adlı eseri altı cilttir.

[2]Bu makalede belirtilen sayfa numaralı “Die Türkei” adlı eserin “Türkiye ve Türkler Bir Subay’ın Türkiye Notları 1878-1918” (Çeviren: Günay Beken), Dharma Yayınevi, İstanbul, 2006’da yapılan ilk baskısı esas alınmıştır. Kitapta “Yayıncın Önsözü” adıyla yayınlan yazıda söz konusu eserin ilk baskısının 1915 olduğu belirtiliyor. Oysa eserin ilk baskısı 1917’de yapılmıştır. Ayrıca yazarın soyadı Almanca kitap kapaklarında görüldüğü gibi “Enders” değil Endres olarak yazılmıştır Hatta bazı kitap kapaklarında yazarın adı tam adı “von Farnz Carl Endres” olarak yazılmış olup doğrusunun da bu şekilde olmasıdır.

[3] Mustafa Aksoy,"Türkler’de At ve Kımız Kültürü", Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı 142, 1998; Mustafa Aksoy, "Tarihi Kaynak Olarak Etnografya Eserleri", Türkiye Günlüğü, Sayı 106, 2011; Mustafa Aksoy, " Makedonya’da Balballar, İskitler-Türkler", Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı 297, 2011.

[4]Aleksandros Karatodori Paşa, (1833-1906), Fenerli Rum kökenli Osmanlı diplomat. Sisam ve Girit adasının valiliğini yaptı. 3 Mart 1878 tarihinde imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nın Rusya ile müzakerelerinde de görev aldı. Bayındırlık ve Dışişleri Bakanlıkları yaptı.

[5] Toplam rakamı çeviride ve orijinalinde yukarıdaki gibi yazılmış olup, gerçek toplam 10.880.000 olmalıdır.

[6] Kitabın Almancasında Ermenilerin ne kadarının birinci dünya savasında öldüğü bahsedilmemişken çevirmen dipnota açıklama yaparak “1.200 milyon Ermeni. Dünya savaşı sırasında yok oldu (zugrunde)” diye not düşmüştür. Ayrıca çevirmenin 1.700.000 olarak belirttiği Ermenilerin nüfusu eserin aslında 1.100.000, Osmanlı olmayan 10.600.000 rakamı da 10.000.000 olarak belirtilmiştir. Bakınız: F. C. Endres, “Die Türkei”, München, 1917, s. 151.

[7] Orjinlinde 10.000.000, Die Türkiei, s. 151.

[8] Orjinlinde toplam 17.500.000, Die Türkiei, s. 151. Ancak görülen rakamları topladığımızda gerçek sayının 27.750.000 olduğu ortaya çıkmaktadır.

 


 Bu yazının PDF halini indirmek için tıklayın

Powered by Kürşad KARA