Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Tuva-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkurdistan-Rusya
Hakasya-Rusya
Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Karakalpakistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan-Azerbaycan
İran
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Kırım
Moldova
Gagauzya
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Kosova
Arizona-ABD
Los Angeles-ABD
Washington-ABD
Alaska-ABD
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1222780
Bugün : 836
Çamlıhemşin Koç-Koyun Başlı Mezar Taşları ve Çorapları

                                                                                            Dr. Mustafa Aksoy*

                                                                                            Recep Koyuncu**

Eğer tarihi ve belgeleri keyfinize göre kullanır, istediğinizi tanımlar, istediğinizi görmezden gelirseniz insanlara istediğiniz kimliği verebilirsiniz.

Sosyal olayları veya tarihin oluştuğu sosyal yapıyı etkileyen faktörler çok fazla olmasına rağmen, genel olarak Türkiye’de tek ya da yetersiz faktörlerle yapılan açıklamalar tercih edilmektedir. Böyle bir anlayış soruların anlaşılmasını zorlaştırdığı gibi sosyal yapıyı olumsuz etkileyen oluşumlara da kaynaklık etmektedir. Mesela konuşulan dil insanlar veya milletlerin hayatında çok önemli olmakla beraber, dil kimliği belirleyen tek faktör ya da “olmazsa olmaz” değildir.  Dahası konuşulan dil ile milletler veya devletler arasında doğrudan bir bağ kurulamaz.  Çünkü bilgilerimize göre dünyada bilinen 10 bin dilden, günümüzde 6 bini kullanılmakta ve bu dillerin önemli bir kısmı da yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır[1].

Ayrıca konuşulan dil ile millet arasında bağ kurmaya kalkarsak 10 bin milletten bahsetmemiz gerekir. Oysa dünyada milletlerin sayısı bellidir.  Günümüzdeki konuşulan diller ile devletler arasındaki ilişkiyi Leclerc’e atfen Tacar, şöyle ifade eder: “Dünyada mevcut 197 devletten pek azı dil ve kültür yönünden bağdaşık (mütecanis) bir ülkedir. Dil bakımından bağdaşık ülkeden, nüfusunun %90'dan fazlası tek dil konuşan ülkeleri anlıyoruz. Bu ülkeler şunlardır: Antigua, Bahamalar, Küba, Dominik, Haiti, Paraguay, Uruguay, Burundi, SaoTome, Svaziland, Danimarka, İzlanda, Lihtenştayn, Portekiz, San Marino, Ürdün, Suudi Arabistan, Bengladeş, Japonya, Kuzey Kore, Güney Kore, Maldivler, Vietnam, Kiribati, Tonga ve Tuvalu… Bunun yanında, dünyadaki ülkelerin %80'i gerçekte olmasa bile hukuken tek dilli ülkelerdir. Çok dilli ülkelerin oranı ise %20, sayısı 38’dir… Çok dillilik gerçek durumu yansıtmaz, semboliktir. Dünyada yaklaşık 6000 dil mevcuttur. Bunların sadece %2'si devlet dilidir. Yani, tek dil olarak, resmi dil olarak ya da ulusal dil olarak tanınmıştır[2].

Türkiye’de “Hemşin Ermenileri”  kavramı çok sık kullanılan kavramlardan biridir. Bu insanlar için bazıları zoraki Müslümanlaştırılmış Ermeniler olduklarını iddia etmektedir.  Dil ile milliyet arasında yüzde yüz bir ilişki kurulursa bu tür iddiaları savunmak mümkündür. Ancak yukarıda da ifade edildiği gibi böyle bir anlayış, sosyal bilimler mantığıyla örtüşmemektedir. Bir çok araştırmacıya ve belgelere göre XIV. asırdan itibaren Kıpçak Türklerinin Ermeni alfabesi kullanmaya başladıkları ve Ermeni alfabesiyle yazılmış Kıpçakça eserlerin günümüze kadar geldiği bilinmektedir. Ayrıca Gregoryan inançlı olup da Ermenice konuşan insanların önemli bir kısmının Hristiyan Türkler olduğu hakkında çalışmalar vardır. Bu çalışmalarda, özellikle etnografya eserleri önemli ipuçları vermektedir.

Müslüman Arapların VII. asırda Ermenistan’ı hükümranlıkları altına almaları ve Hemşin kavramı arasındaki ilişki Ermenistan merkezli önemli araştırmalarda şöyle anlatılır: “Ermenilerin, Araplara karşı 774–775 yıllarındaki ayaklanmasından sonra Araplar, hürriyet sever Ermeni halkı için dayanılmaz şartlar yarattıklarından dolayı halkın büyük bir bölümü komşu Bizans İmparatorluğu’na sığınmaya mecbur oldu…  Ermeni tarihçi Ğevond’a göre, erkekler, kadınlar ve çocuklardan oluşan 12 bin Ermeni, başta Amatuni soyundan gelen prens Şapuh ile oğlu Hamam olmak üzere birçok Ermeni beyleri ve süvari birlikleri eşliğinde Ermenistan’ın merkez bölgelerini terk edip Yunanlıların ülkesine, Bizans’a geçer… Bizans İmparatoru Konstantin, onları memnuniyetle kabul edip, beylik haklarını tasdik ederek bereketli topraklar verir. Şapuh Amatuni’nin göçün baş tertipçisi olmasına rağmen, Hamşen (Hemşin) veya daha doğrusu Hamamaşen ismi… zaman içinde Hamşen veya Hemşin’e değişir. 12 bin göçmenin ilkin hangi bölgede yerleştikleri hakkında hiç bir bilgi bulunmamaktadır. Ne yazık ki Ortaçağ kayıtlarında, Hamamaşen isminden başka hiç bir bilgi korunmamıştır…19. yy.dan itibaren az-çok ayrıntılı bilgiye sahip olmaktayız[3].  Bu ifadelerde aydınlatılması gereken yerler var. Bilindiği gibi Ermeni kilisesi V. asrın yarısından itibaren Ortodoks ve Katolik kilisesiyle yollarını ayırmıştır. Bu nedenle Ermeni ve Doğu Roma Kiliseleri arasında tarihten beri sorunlar varken Doğru Roma’ya sığınan Ermenilere prenslik kurmalarına izin verilmesi, Ortaçağda “Hamamaşe” isminden başka söz konusu prenslik hakkında hiçbir bilgi yokken XIX. yüzyıldan sonra ayrıntılı bilgilerin ortaya nasıl çıktığı cevaplanması gereken sorulardır.

Hemşinlilerin zorla Müslümanlaştırılmaları iddiaları da hayli abartılıdır.  Bir defa bölgenin coğrafi yapısı böyle bir uygulamaya imkân vermemektedir. Diğer yandan başkaları değil de neden bunlar üzerinde zoraki bir Müslümanlaştırma politikası uygulanmış olsun?  Bu ve benzeri sorular cevaplamadan   “Bildiğimiz gibi XVIII. asırda Hamşen Ermeni nüfusunun İslamlaştırılması sonrasında Hemşinlilerin bir bölümü asıl Hamşen’i … terk ederek Hopa ve Borçka ilçelerine (Artvin’e) yerleşmişler, diğer kısmı geleneksel bölgelerde kalmış. Hıristiyanlığını koruyan kesim ise Karadeniz'in güney-doğusuna dağılmış, devamında da yani XVIII. asrın sonunda ve XIX. asrın başında kuzey-doğu sahilleri (Rusya) ve Doğu Ermenistan'a göçmüşler”  gibi ifadeler sosyal gerçeklikle bağdaşmamaktadır.

İnsanlar kültür ve kültürle ilgili bir konudan bahsediyorsa aslında farkında olarak ya da olmadan antropoloji kökenli kültür teorilerinden hareketle bir şeyler söylüyordur. Çünkü kültür teorileri ve kültür kavramları antropoloji kaynaklıdır. Kültür teorileri temelde “yayılmacılık” (difüzyonizm) diğeri de  “evrimcilik” (evolutionizm) olmak üzeri iki tanedir.

Evrimci görüşün önemli temsilcisi Darwin olsa da, bu teorinin kurucusu Spencer’dir. Onun evrimci ve ırkçılığı esas alan görüşleri, Avrupa merkezli kültür teorisi, ırk veya sosyal grup oluşturma peşinde olanların -özellikle de antropologların- neredeyse tamamının düşünce merkezini uzun yıllar biçimlendirmiştir.

Evrimci teoriyi benimseyenlerin en büyük özelliği “…Asya’yı ve Afrika’yı yeterince bilmediği halde, Kuzeybatı Avrupa toplumlarını evrim merdiveninin en üst basamağına oturtmasıydı[4]. Bu durum ise onların dünya kültürlerine karşı önyargılı davranmalarının en somut göstergesini meydana getirmektedir.

Evrimcilere göre insan zihni her yerde aynı evrim sürecinden geçer; bu sebeple sosyal gruplar arasında nicelik yönünden değil, nitelik yönünden farklılık vardır. Bir başka ifade ile sosyal gruplar arasındaki fark, bu toplulukların evrimindeki hızdan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle onlara göre evrimi tamamlamış ya da evrimsel açıdan ilerde olanlar kültürü üretir, diğeri onlardan alır.

Benedict, ise evrimcilerin ırk görüşüne “insanların özgürce gezip dolaştığı, toplumdaki en arzulanır kişilerin atalarında karışık evliliklerin bulunduğunu bildiğimiz bir çağda, utanıp sıkılmadan, hâlâ arı ırktan söz ediyoruz… Irk arılığına inananlar efsanelerin kurbanıdırlar[5] diyerek itiraz eder. Yayılmacı görüşün ilk temsilcisi Ratzel gibi yayılmacı olan Benedict, kültürü alış-veriş olarak değerlendirir[6]. Kültür hakkındaki diğer kavram ve teoriler bu iki teoriden kaynaklanmış olup, aralarında temelde fark yoktur.

Türkiye’de kültürden bahseden insanlar genel olarak hangi siyasi görüşten olurlarsa olsunlar bu iki teorinin kavramlarını işlerine geldikleri gibi kullanmaktadırlar. Mesela Hemşinli olarak ifade edilen insanları konuştukları dilden hareketle bazıları Ermeni asıllı olarak ifade ederken, o insanların maddi kültür unsurlarını görmezden gelmektedirler. Oysa yukarıda ifade edildiği gibi dil insanların veya halkların hayatında çok önemli olmakla beraber temel belirleyici faktör değildir. Otantik kültürlerin en belirgin özelliği yerel ve kendine özgü olmasıdır. Bu anlamda halkların otantik etnografya unsurları kültür çalışmalarında son derece önemlidir.

Araştırma sahasında yapmış olduğumuz çalışmalarda Aşağı Çamlıca (Vice) köyü ile Ülkü köyünde (Mollaveyis)  birer tane koç-koyun başlı mezar taşı olduğunu tespit ettik.

Aşağı Çamlıca Köyü (Vice) muhtarı Cumhur Altay’ın (Muhtarla mülakatı 20. 12. 2011’de Recep Koyuncu yapmıştır.)  verdiği bilgilere ve köyde yapılan ikinci saha çalışması (Ağustos 2015’de makalenin yazarları tarafından yapılmıştır.)   bilgilerine göre:  “Bu taş yıllardan beri bilinir”  ancak ne olduğu hakkında köyde yaşayanlar bir bilgiye sahip değiller.  Yani ne olduğunu ve kıymetini bilmiyorlar. Ancak kimseye de vermek istemiyorlar. Mesela Rize’den müze yetkilileri müzeye götürmek için gelmişler fakat vermemişler. Çalınmasın ve bir daha zarar görmesin diye de demir kafes yapmışlar. Köydeki insanlar bu taşın “mezar taşı olduğunu bilmiyor, zaten mezar taşı değil” dediler. Ancak “buranın mezarlık olduğunu büyüklerimiz söylerdi”  ifadesini de kullanıyorlar.   Bu yere “mezarlık sırtı” ya da “Haçun sırtı” denir demeyi de ihmal etmediler. “Bu koç heykeli düzgün taşların üzerindeydi. Altındaki taşlar alınınca heykel yıkıldı, yani yan yattı, biz yeniden dik hale getirdik” dediler.

Bir tarihi vesikanın nasıl yok edildiğini ya da tarihin adeta altın harflerle yazılan bir sayfasının adeta yırtılması hakkında ilginç örnek olması açısından Ülkü Köyü’nden (Mollaveyis) Turgut Kutlu’nun  (Cami mahallesinde oturuyor.) verdiği bilgiler çok önemli:

Rize müzesindeki koyun başlı mezar taşını benim arazimden aldılar, arazimin olduğu yerin adı Dizoğlu’dur.  Köye elektrik getirmek için  (elektrik 1985-1986’da geldi) elektrik direği dikenler, koyun heykelini parçalayarak onun parçalarını bir-iki elektrik direğini sağlamlaştırmak için kullandılar. Fakat köyde öğretmenlik yapmış (197’li yıllarda) olan Fehmi Tuna bu mezar taşını nasıl yapmışsa kayıt ettirmiş[7]. 1989’da Rize müzesinden gelen insanlar elektrik direklerinin dibindeki parçaları alıp, müzeye götürerek orada birleştirdiler. Koç heykelinin olduğu yer mezarlıktır. O mezar taşı bizim Akkoyunlulardan geldiğimizin ispatıdır, fakat o mezar taşı ve geçmişimiz hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Büyüklerimiz anlatırdı ama yazmadık kaybolup gitti”  (20. 12. 2011’de Recep Koyuncu’nun yaptığı mülakattan).

Dünyada ilk koç-koyun başlı mezar taşları (6 adet)  Rus arkeologlar tarafından 1772'de Altaylarda bulunmuştur. Altı adet koç-koyun başlı mezar taşından ikisi Barnaul diğerleri de Minusinsk müzesinde olup mezar taşlarının yaşı M. Ö. X. asır olarak hesaplanmıştır. Bu tip mezar taşları Ötüken’den Afyonkarahisar’a kadar olan Türk mezarlarında görülmekle beraber diğer halkların mezarlıklarında yoktur. Yani koç-koyun başlı mezar taşı geleneği Türklere özgü bir gelenektir. [8]

Aşağı Çamlık ve Şenyuva Köyü’nde (Çinçiva) yapmış olduğumuz çalışmalarda çorap yapan bayanlarla tanıştık. Bayanlara çorap yapmayı ve onların üzerindeki damgaları kimden ve nasıl öğrendiklerini sorduğumuzda sanki ağız birliği etmiş gibi “annemden, nenemden, köydeki kadınlardan öğrendim” dediler.  Bu ifadeleri kullanırken Şenyuva köyünden Hayriye Orhun (87yaşında)  adlı teyze yaptığı çorapları anlatırken bunları çocukluğundan beri yaptığını anlatmayı da ihmal etmedi.

Bu çoraplardaki damgalar adeta tarihe şahitlik etmekteler. Çünkü onların dünyadaki ilk pantolondaki (Doğu Türkistan’da bulundu.  Yapıldığı tarih ise M. Ö. 1500-1200 arası)[9]  Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti’nin bayrağındaki ya da Kazakistan’ın Cambul şehrindeki bir kilimdeki damganın aynısı olması tesadüf olmadığı gibi bu durumu “yayılmacı” ya da “evrimci kültür teorileri”yle de izah etmek mümkün değildir.

Sonuç olarak, Türkler, zaman zaman dillerini, alfabelerini, dinlerini, fizikî coğrafyalarını, devletlerini değiştirmişler, ancak damgalarını değiştirmemişlerdir. Fakat tarihî süreç içinde zamanla damgalarına yeni ilaveler yapmışlar. Bu nedenle Türk tarihini ve sosyal coğrafyasını damgaları takip ederek öğrenmek ve yazmak mümkündür.  

 

Dipotlar:

* Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi öğretim üyesi. E. Posta: mustafaaksoy@yahoo.com

* * Yerel araştırmacı yazar, Rize İhtisas Kütüphanesi kurucusu ve sahibi.

[1] Roland Breton, Dünya Dilleri (Çev. Orçun Türkay), İstanbul, 2007. 

[2] Pulat Tacar, Kültürel Haklar Dünyadaki Uygulamalar ve Türkiye İçin Bir Model Önerisi, Ankara, 1996, s. 70.

[3] “Batı Ermenistan ve Batı Ermenileri Sorunları Araştırma Merkezi”, http://akunq.net/tr/?p=1568 (Erişim 24.10. 2015)

[4] Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, İstanbul, 1974, s. 75.

[5] Ruth Benedict, Kültür Kalıpları (Çev. N. Şarman), İstanbul, 2003, s. 32, 36.

[6] Ruth Benedict, a. g. e.,  s. 239.

[7] Bölgedeki Rize Atatürk Müzesi 1984, Rize Müzesi 1998, Trabzon Müzesi de 2001’de hizmete açıldığı için öğretmen Fehmi Tuna’nın bu mezar taşını müze kayıtlarına nasıl aldırdığını öğrenemedik.

[8] Mustafa Aksoy, Tarihin Sessiz Dili Damgalar, İstanbul, 2014; Mustafa Aksoy, “Türkistan'dan Anadolu'ya Koç-Koyun Heykelleri ve Balballar”, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı 53, 2013, s. 664-669.

[9] Mustafa Aksoy, “Tarihin Bilinen İlk Pantolonundan Türkiye’ye Gelen Damga”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı 346, 2015, s. 22-27.

 


Powered by Kürşad KARA