Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Altay Bölgesi-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkırdistan-Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan
İran
Nahçıvan
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Moldova
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Gagauzya
Kosova
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1144704
Bugün : 93
Düşünen Beyin, Kanayan Vicdan: Durmuş Hocaoğlu

 Dr. Mustafa Aksoy

 

Aşağıda okuyacağınız yazı Türk Yurdu`nun ilmî ölçülerine uygun düşmeyebilir. Durmuş Hocayı anarken öyle bir kaygı da taşımıyorum. Aslında akademisyenlerin hiçbir zaman pür ``bilimci`` olabileceklerine hiçbir zaman inanmadım, inanmam da mümkün değil! Çünkü onlar hem çalıştıkları alanda, hem de özel hayatlarında duyguları, yanlışları ve doğrularıyla ilk önce insandırlar. Yani onlar da sosyal ve fiziki faktörlerden gibi etkenlerden etkilenirler. Bir sosyal grubun üyesi olarak, onların da her ne yaparlarsa yapsınlar duygularının, yani heyecan, üzüntü, sevinç, mutluluk ve hayal kırıklıklarının refakatinde yaşanmaktadırlar.

Dolayısıyla yirmi bir yıl yanında olmaya çalıştığım, sabah namazına kadar çalıştığını -namaz kıldıktan sonra biraz uyuyarak okula gider ya da diğer işlerine bakardı-  bildiğim için zaman zaman geç vakitte arayıp Türkiye, İslam dünyası ile Türk dünyasının sorunlarını konuştuğum,  tartıştığım, her zaman hürmet gösterip, `ağabey` dediğim bir insan hakkında yazdıklarımın duygusal olabileceğini, bu bağlamda değerlendirmenizi isterim. 

Durmuş Ağabeyin ifadesiyle ``kanayan bir vicdan`` olarak onun bazı konulardaki görüşlerini sizlerle paylaşmak istiyorum:

Durmuş Ağabey âdeta Türklüğün ve İslâm`ın yükünü ve dertlerini omuzlarında taşıyordu. O nedenle de düşünülmesi-tartışılması gereken hemen her konuda yazmaya, insanları aydınlatmaya çalışıyordu. Bu hususta aldığı mesafe çok önemli olmakla beraber, yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir, çünkü onun söylemek isteyip de söyleyemedikleri ve söyleyip de bizlerin anlamadıkları vardı. O da bunun farkındaydı aslında. Çünkü bizler genelde ya onu anlamıyor ya da dinlemiyorduk. Bazılarımız anlamış olsa da, modaya uyarak, yani genel siyasî ortama ve kendi beceriksizliklerimizin arkasına sığınarak ``Durmuş Bey siz haklısınız ama...`` ifadeleriyle başlayan cümlelerle onun söylediklerini göz ardı edip, ortama uyarak, günlük nimetlerden faydalanmanın yollarını aramaya çalışıyordu.

Bir davet üzerine Ocak 2004`de Yeni Çağ gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Ancak onun görüşleri Yeni Çağ`a sığmadığı için yazıları zaman zaman tırpanlandı; sonunda 07.02.2009`da yazdığı ``Veda`` yazısıyla ayrılmak zorunda kaldı. Aslında bu gönüllü bir ayrılık değil, yazdıklarına tahammülsüzlük nedeniyle bir uzaklaştırılmaydı. Çünkü onun yazıları özellikle de bazı Türk milliyetçilerini rahatsız ediyordu. Nedeni gayet açık: Durmuş Ağabey Türkiye`nin çözüm yolunun Türk milliyetçilerinden geçtiğini biliyor, onu görüyor ve ona inanıyordu. Ancak onların bu konudaki vurdum duymazlığı onun vicdanını kanatıyordu. Bundan dolayı da hemen her yazısında özelde Türk milliyetçilerini, genelde muhafazakârları eleştiriyordu. Fakat bizde eleştiri, saldırı ve hakaret olarak algılandığı için, eleştirilenler, ona cevap vermek yerine -gerçi verecekleri cevapları olsaydı verebilirlerdi herhalde- onu dinliyormuş gibi yapıp dinlemiyor ya da susturma yoluna gidiyorlardı.

Aslında Durmuş Ağabeyin Yeni Çağ`da susturulması ilk değildi. Bilindiği gibi Durmuş Ağabey haftalık Aksiyon dergisinin de ilk yazarlarından ve televizyonların aradığı bir isimdi. Dahası Abant Toplantılarının fikir babası Durmuş Ağabeydir. Bunu Yazarlar ve Gazeteciler Vakfı yetkilileri de Durmuş Ağabeyin ölüm gününde ifade etmişlerdi.* Ancak bilindiği gibi o önce Aksiyon dergisinden, sonra da fikir babası olduğu Abant Platformu`ndan uzaklaştırılmıştır.

Kısaca Durmuş Ağabey, vicdanın sesini dinleyerek Allah`a ve Türk milletine karşı olan sorumluluk şuuruyla yazdığı için, günübirlik çıkarlar peşinde koşanların gazetelerine, dergilerine, toplantılarına ve televizyonlarına rahatsızlık vermiş, oralar ona dar gelmiştir.

Yakınlarınca bilindiği üzere Durmuş Ağabey uzun süreden beri hastaydı, ancak bir türlü hasta olduğunu kabul edip ciddiye almadığından, normal bir tedaviyi de kabul etmiyordu. Sonunda, hastalığını kabul etti ve tedavi olmaya başladı ama artık çok geç olmuştu. Ancak çalışma temposundan hiç taviz vermedi. Oysa sağlıklı olması için dinlenmesi, stres ve sıkıntılardan olabildiğince uzak olması gerekiyordu.

Zaman zaman yaptığımız toplantılarda, dışarı çıkıp kendisiyle özel olarak sohbet etmek isterdim. Aslında amacım sağlığı konusunda konuşmaktı. Ben konuyu açınca ``Mustafacığım hepimiz belli bir yaşa geldik yarın buradan gittiğimizde, Allah bize `hangi unvanları aldınız, ne kadar ekonomik yatırım yaptınız` diye sormayacak. Bizden sonra gelen nesiller de bizim bilim adına ne bıraktığımıza bakacak`` derdi. Ben ısrarla sağlığına vurgu yapmaya çalışırken bir an şöyle dedi: ``Mustafacığım yazmayan, okumayan sağlığı ne yapayım``? Bu söz karşısında artık söyleyeceğim bir şey kalmamıştı. Aslında aramızda geçen bu konuşmanın bir benzerini de Yeni Çağ`dan ayrılıp da, önce yazmama kararı aldığında, daha sonra ise yeniden yazma karar verdiği vakit 01.9.2010`da kaleme aldığı yazısında şöyle ifade etmişti:

``Sen nasıl vazîfeden kaçarsın ey kulum Durmuş! İlmin sana mes`uliyet yüklüyor, sen ilmin nâmûsunu nasıl kirletirsin ey kulum Durmuş! İn şimdi esfi`s-sâfilîne! dediğinde O`na verecek adam gibi bir cevabım olması için yazacağım ve ayrıca, bana bu vatanı tertemiz teslîm eden ecdâda karşı ödenmez sadâkat borcumdan ve kendilerine tertemiz bir vatan teslîm etmekliğim Allah emri gibi farz olan ahfâdıma karşı vazîfemden ötürü yazacağım``-1-.

Telefon konuşmalarımızda ve yüz yüze olan sohbetlerimizde Türkiye`nin içinde bulunduğu durumu tarihî süreç içinde değerlendirdikten sonra, Mustafacığım ``nerede bizim arkadaşlar, nerede Türk milliyetçileri, nerede Müslümanlar?`` diye hayıflanırdı. Bu ifadeler karşısında onu biraz olsun rahatlatmak için bir şeyler söylemeye çalışırdım. Ancak yeterli olması mümkün mü? Aslında onu teselli etmek için söylediklerime ben de inanmıyordum. Fakat kendimizi teselli etmekten başka yapacak bir şey de bulamıyordum. Çünkü bir görüşün sahipleri, ne kadar donanımlı olurlarsa olsunlar, eğer onların fikirleri kamuoyuna mal olmuyorsa, bu görüş ve düşünceler, sadece bazılarının okuduğu veya onlardan faydalanılarak tezler yapılan akademik uğraşlardan öteye gidemez.

Aslında onun 2005`de ``Ey Türkler``-2- başlıklı makalesi kendini `muhafazakâr` olarak tanımlayanlara hitaben yazılmış bir `manifesto`dur. Bu manifestodaki bazı görüşlerini birlikte okuyalım:

 

``Entellektüel, bir cemiyetin düşünen beyni ve kanayan vicdanıdır.

İmdi, hayatı boyunca, kirlenmemek ve aklını ve muhakeme kabiliyetini fesada vermemek için aktif siyasetten uzak durmayı imanının altıncı şartı mesabesinde kesin bir prensip olarak kabul eden, cemiyetinin kanayan vicdanı olan bu hüviyetimle sesleniyorum:

Ey Türkler!

Vatanınıza ve devletinize sahip çıkınız!

Çünkü Ey Türkler; vatanınız ve devletiniz elinizden çıkma çizgisinde; ağır-ağır, usul-usul, yavaş-yavaş, ceste-ceste!

Ey Türkler!

Ya İkinci Endülüs, ya da İkinci Ergenekon olma çizgisindesiniz.

Ey Türkler!

Anadolu, Küçük-Asya, dikkatli olmazsanız sizi boğacak bir tuzağa, İkinci Endülüs`e dönüşmek üzeredir.

Çünkü Ey Türkler, milletlerin yükseldiği yerden düştüğünü unutmayınız! Sizler ki Asya`nın bağrından kopup gelerek tarihinizin zirvesine burada çıktınız, amma, burada düşmek üzeresiniz; burada `efendi` oldunuz, amma, burada `kul` olmak üzeresiniz.

Ey Türkler!

Sizlerde yükselecek güç var; sizde her şey var. Yeter ki gerçek ile sahteyi, gerçek aydın ile propagandistleri ve lobicileri, gerçek lider ile fareli köyün kavalcılarını ayırt edebilecek bir bilinç ve ferasete kavuşunuz; gücünüzü keşfediniz ve iradenizi hareket geçiriniz.

Ey Türkler!

Bu bir manifestodur.

Sizi, kanayan vicdanınız olarak, hiç rahat bırakmayacağım.``

 

Evet, Durmuş Ağabey, son nefesine kadar Türkleri rahat bırakmamaya çalıştı ama kim dinledi? Cevap meçhul, aslında çok meçhul da sayılmaz. Çünkü yukarıdaki yazı yayımlanalı beş yıl oldu. Onun ``Ey Türkler`` diye hitap ettiği insanlarda, olumlu yönde önemli değişmelerin olduğunu söylemek mümkün mü?

 Durmuş Ağabey Kürtçüler ve Avrupa birlikçileri konusunda son derece hassas olup, Türkiye`nin hızla bir uçuruma doğru sürüklendiğini söylerdi. O Avrupa Birliği`ne girmenin veya o uğurda mücadele etmenin İslam`a ve Türklüğe hakaret olduğunu söylerdi. Ona göre Avrupa Birliğine girmiş bir Türkiye`nin Türklüğünden ve Müslümanlığından söz etmek mümkün değildir.

Onun AB konusundaki görüşleri ise özetle şöyledir:

``Türk Milliyetçiliği`ni çağ dışı îlân eden ve Türkiye`nin ulus-devlet iddiasını terk etmesini müdâfaa eden `Türkiyeli`lerin cehâletlerinin ve ard niyetlerinin aksine, AB projesi aslında milliyetçilikler ve ulus-devletler çağının bitmediğinin ve fakat `format değiştirdiğinin` ve `çapının büyüdüğünün` delillerindendir. Ya Avrupalılar bir tür `Avrupa Milleti` ve buna dayalı bir `Avrupa Milliyetçiliği` geliştirerek çapı çok daha büyük bir `Hiper Ulus-Devlet`  inşâ edecekler veya Avrupa milletlerinin `ulus` kimlikleri AB`nin başını yiyecektir.

Avrupa Birliği, teorik temelleri tâ beşinci asırda Augustinus tarafından atılan ve bütün zamanlar boyunca en unutulmuş zannedildiği dönemlerde bile küller altındaki kor gibi sımsıcak muhâfaza edilen `Roma`nın İhyâ Edilmesi` idealinin, `İkinci Roma`nın tahakkuk ettirilmesi projesidir. Grek, Roma ve Hıristiyanlık ortak paydalarından oluşan `ortak Avrupalılık` değerleri etrâfında kenetlenmiş, takrîben `500 milyon` nüfûsa, `7 buçuk milyon` kilometrekare yüzölçümüne, dünyanın bir numaralı iktisâdî ve askerî gücüne sâhip Yeni Roma: Romae Nova.

Türkiye`nin bu birliğe dâhil olması, Türk tarihinin Batı`da bitmesi; Türk Devleti`nin tasfiye edilmesi ve `Avrupa Birleşik Devletleri`nin bir eyâletine dönüş(türül)mesi, binlerce yıllık tarihimizin zirvesine ve kemâl noktasına vâsıl olduğumuz bu coğrafyada `son nefesimizin` verilmesi, `varlığımızın`sona ermesi, bin yıllık destânımızın noktalanması, Türkiye`nin `İkinci Endülüs olması, ve kezâlik, bin yıldır İslâm`ın keskin kılıncı, `Haç`ın karşısında `Hilâl`in müdâfii olmuş Türkler`in saf değiştirmesi, `Haç`ın yanında` ve `Hilâl`in karşısında` saf tutması demek olacaktır``.

Hocaoğlu`nun yazıları takip edildiğinde görüleceği gibi, o her zaman Avrupa Birliği`ne karşı çıkmış AB`nin bir Avrupa milleti oluşturma gayesi taşıdığını belirtmiştir. Onun bu görüşleri savunmada ne kadar haklı olduğunu tarih her gün biraz daha belirgin olarak ortaya koymaktadır. Aslında Avrupa`nın Türkiye`yi birliğe almayacağı ayan beyan ortada dururken, yetkililerin ısrarını anlamak mümkün değil. Örneğin 1990`lardan sonra Avrupa Birliği`ne girmek için başvuru yapmış Doğu Bloku ülkeleri ekonomi ve sosyo-kültürel açıdan Türkiye`den çok geri oldukları halde, birliğe alınırken Türkiye`nin alınmaması nasıl izah edilebilir?

Bugün bazılarının hoşuna gitmese de, donanımları, akademik araştırmaları ve yeterlilikleri en fazla olan sosyal grup Türk milliyetçileridir. Ancak bunların birçoğunun eserlerinden, yaptıkları araştırmalardan kendi arkadaşları ve bağlı oldukları sosyal kurumlar dahi haberdar değildir ve âdeta onların fikirlerinden faydalanmamakta ısrar etmektedirler. Böyle bir ortamda ise başarılı olmak, özelde Türkiye`ye, genelde Türk-İslam âlemine katkı yapmak mümkün değildir.

Doğu, Güneydoğu Anadolu ve Alevîlik hakkında Türk milliyetçilerinin birçok akademik araştırması olduğu hâlde maalesef günümüzde devlet, hükümet ve siyasîler, bunlardan haberdar değildir. Bu nedenle de Türkiye`nin âdeta varlığını tehdit eden çok önemli konuda, kamuoyunu gazeteciler ya da meselelere gazeteci mantığıyla bakan akademisyen unvanlılar yönlendirmektedir. Gelinen bu noktadan çok muzdarip olan Hocaoğlu şöyle diyor:

``Türkiye`nin son zamanlarda `Bay Öcalan Problemi` dolayısıyla Avrupa nezdinde karşı karşıya kalmış bulunduğu durum -başkası adına konuşamam, ama- şahsen benim kanıma dokunuyor. Türkiye bu hâllere düşmemeli; bu hitaplara, bu teftişlere, bu tekdirlere, bu tehditlere maruz kalmamalı! Hiç kimse Türkiye ile böyle konuşamamalı... Batı Türkiye`yi enkizisyon mahkemesinde bir sanık gibi sorgulamakta, Türkiye ise, çatık kaşlı bu enkizitörler karşısında diline rekâket* gelerek, kan-ter içerisinde kendini savunmaya çalışmaktadır``.

Avrupa`dan Türkiye`ye yönelik yapılan eleştirileri Türkiye`nin ve vatandaşlarımızın iyiliğine vesile olduğunu savunan birçok araştırmacı ve siyasetçinin aksine Durmuş Ağabey şöyle der:

 ``Büyük, güçlü, bir Birleşik Türk Dünyası kurabilecek, yarın yine başa belâ olabilecek bir Türkiye`yi kim ister? Yoksa Avrupa, niçin mükemmel bir Türkiye için yırtınsın? Evet: Batı, `yüksek insanlık idealleri` maskesi altında, Türkiye`ye karşı alçaltıcı bir tavır takınıyor, ap-açık bir husumet kampanyası yürütüyor``.

Avrupa`nın Türkiye`ye dönük eleştirilerine karşı çıkan Hocaoğlu, Türkiye Cumhuriyeti`nin içinde bulunduğu yapılanmayı da zaman zaman çok sert eleştirmekten de geri durmaz.

 Örneğin bazılarının aksine o, devletin kutsal olamayacağını belirtir:

  ``Devlet, `metafizik` anlamda ``kutsal`` olmaz; zira insan eliyle kurulmuş, bir beşer ürünüdür... `Devlet-i Ebed-Müddet` olarak tasvir eden Osmanlı dahi, uğruna her şeyi göze aldığı devlet için `Devlet-i Mukaddes` gibi bir kavrama müracaat etmemiştir... Siyasî anlamda kutsal, devlet varlığını milletine borçlu olduğunu düşünmeyen, onun için de milletine karşı hakiki manada sorumluluk hissetmeyen, milletini `sürü` telâkki eden devlettir... Yerine göre, Devlet, Vatan`dan ve Birey`den dahi önemlidir. Öyle ki, yerine göre devleti için tatlı canını feda etmekten kaçınan, alçaktır. Öyle ki devleti olmayanın özgürlüğü de olmaz, hatta bireylerin namusu da, nikâhı da. Bu önemin de `kutsallık` ile değil `kutluluk` kavramı ile ifade edilmesi daha uygun olur... Yani, Devlet hiçbir şekilde `kutsal` değildir, ancak `kutlu`dur. Devlet, Kut`unu, yani yüceliğini, meşruiyetini de kendisinden değil milletinden alan beşeri bir kurumdur``.

Durmuş Hocaoğlu,  ``Türk Devleti bir `İslam Devleti` değildir ama Türkiye, bir `İslam Ülkesi`dir`` tezini savunurdu. Onun bu anlayışı Türkiye`deki laiklik tartışmalarının çözümünde temel konularından biri olarak ele alınması hâlinde sorunun çözümü için önemli mesafelerin alınmasını sağlayacak özelliğe sahiptir.

O, Türkiye`nin sorunlarının çözümünde `merkez` olarak milliyetçileri, daha genel tabirle muhafazakârları görmüş, onların taşıdığı sorumluluktan dolayı Türk milliyetçilerini şöyle eleştirmiştir:

``...Muhafazakâr bir entelektüelin en büyük zorluklarla teşebbüs edeceği şey, ciddi ve derin bir `öz eleştiri`dir. Milliyetçilik gibi soylu bir entelektüel ve siyasî akım, bizzat bu akımın önderleri ?hassaten siyasi önderleri- tarafından feci bir iflâsa maruz bırakılmış, namusu pâymâl* edilmiştir``.

Durmuş Ağabey, inanmış bir mümin olarak, ``en mükemmel din``  dediği İslâm`ın ve Müslümanların içinde bulunduğu hâlden hep ıstırap duymuş, zaman zaman âdeta kahrolmuştur. Ona göre ``Müslüman Dünya, İslâm`a yakışmamakta O`na yazık etmektedir. Müslüman Dünya, kendinden utanmıyorsa Allah`tan ve Resûlûnden utanmalı, İslâm`a yakışmanın, ona lâyık olmanın yollarını keşfetmelidir.`` Ancak herkesin malumu olduğu üzere İslâm ülkeleri arasında en iyi konumda olan ülke Türkiye olmasına rağmen onun içinde bulunduğu hâl de, herkesin gözü önündedir.

Zaman zaman Türkiye`deki bazı Müslümanların İslâm anlayışını anlamakta zorlanmaktayız. Örneğin ekonomik açıdan bazı varlıklı Müslümanların tüketim alışkanlıkları ve yaşama tarzı bakımından bir kapitalistten farklı yaşamadıkları, bir sosyal gerçekliktir. Dolayısıyla 1980`lerden sonra ortaya çıkan ve hızla yayılan bu hayat tarzıyla İslâmî anlayışın bağdaşmadığı ortadadır. Bu nedenle onlar için ``kapitalist Müslüman`` ifadesini kullanmakta bir sakınca yoktur.  Ayrıca İslâmcı bazı düşünürler ve basın mensuplarının ise, neredeyse yeni bir İslâm anlayışı inşa etme çabası içinde oldukları görünmektedir.

Diğer yandan Türkiye`de ve komşu ülkelerde binlerce insan açlıkla boğuşurken, Irak ve Afganistan`da sözüm ona medenî devletler tarafından Müslümanlar öldürülürken, ırzlarına geçilirken, camiler bombalanırken susanlar, Afrika ve Asya`daki bazı -örneğin Kırım, Doğu Türkistan, Afganistan, Irak onların aklına hiç gelmez- devletler için âdeta gösteriye dönüşen bir ekonomik yardım yarışı içine girmişlerdir. Elbette bir Müslüman, dünyadaki her Müslümanın derdiyle dertlenmek ve hesaplaşmak zorundadır. Ancak İslâm`da ibadet ve hayır işleri gizlilik içinde yapılır ve hayır işlerine en yakından başlanır.

Yukarıdaki nedenlerden dolayı Durmuş Hocaoğlu, Türkiye`deki Müslümanların ``Kozmopolit* Müslüman`` olma yolunda bir seyir takip ettiklerini söyler. Ona göre bu durumda `din`,``siyasî bir enstrüman`` hâline gelir. Başka bir tabirle ifade edersek, enstrüman hâline gelmiş bir din, sıradanlaşmış ve evrimcilerin ifadesiyle, insanların meydana getirdiği bir din, yani vahiy kaynaklı olmayan din olmuş demektir. Sonuç olarak din, siyasetin emrine girmiş, sosyal bir araç hâline gelmiş olur.

Hocaoğlu, bir akademisyen olarak, üniversitelerimizin ve akademisyenlerimizin içinde bulundukları durumu hiçbir zaman görmezden gelmedi. Zaten zaman zaman yaptığımız sohbetlerde şöyle sorardı: ``Arkadaşlar biz ölsek Marmara Üniversitesi ne kaybeder. Ya da Türkiye`deki üniversiteler kapansa dünya bilimi ne kaybeder?`` derdi. Akademisyenler seçkin olmalı, üniversiteler de bilim merkezi olmalı, derdi. Ancak ona göre ``üniversiteler, birkaçı hariç iflas etmiş şirketlere veya ölümü bekleyen ümitsiz hastalara`` benzemektedir. O akademisyenleri ise şöyle tanımlar:  ``...Asli görevi ilmî araştırma olan hocalar birer `ders verme makinası`na dönmüş bulunmaktadır``. Durmuş Ağabey ise ``ders verme makinası`` olmadığı için, çalıştığı üniversitenin bazı bölümlerde açılan felsefeyle ilgili dersler kaldırılmış, ya da onun yerine, felsefeyle ilgisi olmayanların felsefe dersleri vermesi, bizzat kendi arkadaşları tarafından sağlanmıştır.

Bu bağlamda Hocaoğlu`nu ve bizlerin aczini anlatan önemli bir yazı Sayın Dursun Berkok tarafından kaleme alınmıştır. Yazısındaki en can alıcı kısım şöyledir:

 ``Bu millet, sağlığında varlığından haberdar olmadığı, çağın Türk düşünürünü kaybından sonrada pek tanıyamadı! Türk medyası bir Ermeni gazetecinin ölümüyle, gündemi korkunç bir kesafetle doldurmuş, bir kısım yoz Türklerin bile; ``Ben de Ermeniyim!``, demelerini sağlamışken! Bir burun kırılmasını aylarca manşetinde tutmuşken! Bu çağın en büyük Türk düşünürünün kaybını es geçti. Vermedi. Duyurmadı... Türk Milleti, Türklüğün yerlerde süründürüldüğü şu zamanlarda, alnının dik durmasını sağlayacak, övüneceği bir büyüğünü tanıyamadan kaybetti...-3-

Sonuç olarak;

 Durmuş Ağabeyi içimizde yaşatıp, onun bize bıraktığı mirasa sahip çıkmak istiyorsak, kendimize şu soruları sormak zorundayız:

-Yürüyen bir kütüphane ve tarihin külleri arasından bugünü ve yarını gören Durmuş Ağabeyin heyecanına kaçımız sahibiz?

-Kaçımızın önceliği akademik unvan almak, kaçımızın ise akademisyen olmak?

-Kaçımız ülkemizin içinde bulunduğu hâlden dolayı, kaç gün sabahlara kadar çalıştık?

-Kaçımız gece geç vakitte bir telefon sohbeti esnasında rahmetlinin bana sorduğu şu soruları sorabildik:

 ``Mustafacığım, bu ülkenin aydınları nerede? Bizim arkadaşlar nerede? Türk milliyetçileri nerede? Müslümanlar nerede? Görmüyorlar mı ülkenin içinde bulunduğu hâli?``

-Yaptığımız ikili konuşmalarda ve grup sohbetlerinde Hocaoğlu`nu en çok ben eleştirir, onun fikirlerine en fazla ben itiraz ederdim. Hatta bazen, kendisine karşı sert tavırlarım da olurdu. Fakat bir gün bile, onu ilmî olarak eleştirdiğim için bana gönül koyduğuna şahit olmadım. Her sohbet bitiminde, birbirimize sarılır, ayrılırdık. Telefonda sohbet ediyorsak, bir daha görüşmek üzere vedalaşırdık. Şimdi soruyorum: Acaba kaçımız kendimizden yaşça küçük birinin veya bir meslektaşımızın eleştirisine tahammül edebiliyoruz? Yapılan eleştiri karşısında, konuyu farklı açıdan değerlendirebilmek için, senin bilgilerine ben de sahip olmak isterim; o kaynakları bana da verebilir misin?` diyebiliyoruz.

Durmuş Ağabey, seni çok ama çok özleyeceğim...

Birkaç kelâm da Durmuş Ağabeyime etmek istiyorum:

-Ağabey, niye acele ettin? Seni anlamıyorduk ama en azından dinliyorduk. Yoksa seni dinlediğimize olan inancını da mı kaybetmiştin?

-Durmuş Ağabey, zaman zaman seni çok üzdüm. Çünkü en az benim de senin kadar içim yanıyordu. Hakkını helâl et! Ayrıca, son günlerde Avrupa kültürü üzerine çalıştığın bir konuda söz verdiğim yazıyı sana ulaştırmadığım için, kusuruma bakma. Sana söz veriyorum o konuda bir şeyler yazmaya çalışacağım, fakat yazdıklarımı ne kadar beğenirsin, doğrusu bilemiyorum. Umarım sana lâyık bir yazı olur.

-Durmuş Ağabey, bizden bir şey olmayacağını aslında çoktan anlamıştın. Fakat bu kadar acelen neydi?

-Durmuş Ağabey, hakkını helâl et. Sana söz veriyorum, senin özlediğin biri olmam çok zor, bunun bilincindeyim, ama o uğurda her zaman gayret içinde olmaya çalışacağım.

Ağabey, mekânın cennet olsun. Yanına vardığımda yüce Allah sana komşu olmayı nasip etsin! Seni içimde hep yaşatacağım, seni çok özlüyorum, Durmuş Ağabey!..

  

Dipnotlar:

* Cenaze töreninde hazır bulunan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Medya Bölüm Başkanı Erkan Tufan Aytav cenazede şu konuşmayı yapmıştır: ``Durmuş Hocamız, çok değerli bir fikir adamıydı. Aynı zamanda Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı olarak kendisiyle çok uzun zamanlara dayanan iş birliklerimiz oldu. Özellikle meşhur Abant Platformu rahmetli Durmuş Hocamız`ın fikrinin bir mahsulüdür. Kendileri bunu bize bir konferans sonrası önermişti. `Bir toplantı düzenleyelim ve tartışalım, Türkiye`nin buna ihtiyacı var. Farklı kesimlerden insanlar bir araya gelmeli bir kaç gün boyunca tartışmalı` demişti. Ve Abant Platformu Durmuş Hocamız`ın bu fikri üzerine doğmuştur``. (Bu bilgileri Cihan Haber Ajansı da aynı gün yani 24 Ekim 2010`da basına geçmiştir.)

-1- Durmuş Hocaoğlu, ``Konuşma ve Düşünme Bir ve Aynı Şeydir; `Türkiyeliler` Müstesnâ!``, http://www.durmushocaoglu.com

-2- Yeniçağ Gazetesi, 29.11.2005.

* Anlatım tutukluluğu, kekemelik.

* Çiğnenmiş, hakir görülmüş.

* Kendini belirli bir vatana bağlı hissetmeyen insan.

-3- Dursun Berkok, ``Hocaoğlu; Büyük Yas!``,  http://www.haberakademi.net (Erişim 12.11.2010).


 Bu yazının PDF halini indirmek için tıklayın

Powered by Kürşad KARA