Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Tuva-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkurdistan-Rusya
Hakasya-Rusya
Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Karakalpakistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan-Azerbaycan
İran
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Kırım
Moldova
Gagauzya
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Kosova
Arizona-ABD
Los Angeles-ABD
Washington-ABD
Alaska-ABD
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1252618
Bugün : 227
Kültür Sosyolojisi ve Türk Kültür Coğrafyası

                                                       Dr. Mustafa AKSOY

Röportaj: İkbal VURUCU

 

İ. Vurucu- Kısaca kendini­zi tanıtır mısınız?

M. Aksoy- Özellikle Do­ğu ve Güneydoğu Anado­lu`da yaşayan ``Torin-Torini-Torun`` cemaatinin bir üyesi olarak 1959`da Çukurova`nın önemli iskân merkezlerinden biri olan, Kadirli`de doğmu­şum.

Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü`nde lisans (1986), İs­tanbul Üniversitesi Sosyal Bi­limler Enstitüsü`nde yüksek lisans (1989) ve aynı enstitü­de ``Kültür Sosyolojisi Açısın­dan Elazığ ve Ağrı Köylerinde Aileye, Evliliğe ve Sosyal Ha­yata İlişkin Gelenekler`` adlı te­zimle doktora öğrenimini tamam­ladım (1995). Uzmanlık alanım ``uy­gulamalı sosyoloji`` ve ``kültür sosyo­lojisi``dir.

Boş zamanlarımı saha çalışması ve araştırma yaparak geçiririm. Bu zamana kadar Tuva`dan Kosova`ya, özellikle de Türkiye`nin çeşitli bölge­lerinde çok sayıda saha araştırmaları yaptım ve hâlâ yapmaktayım.

Kendimi en iyi hissettiğim anlar saha araştırması sürecinde yeni in­sanlarla tanıştığım ya da bir kültür unsuru hakkında inceleme yaptığım anlardır.

Bir sosyolog olarak en büyük amacım, yani hedefim batıdan doğu­ya uzanan Türk kültür coğrafyasın­da saha araştırmaları yaparak, Ya­kutistan üzerinden Alaska`ya var­maktır.

 

İ. Vurucu- Sosyolojinin toplum açısından önemi ne­dir?

M. Aksoy- Sosyoloji ke­lime olarak toplum bilimi ol­masına rağmen, sosyoloji hem topumu hem de toplu­luğu araştırdığı için zaman­la sosyolojiye ``sosyal grubu inceleyen`` bilim denmiştir. Çünkü sosyal grup kavramı toplum ve topluluk kavramla­rını da ihtiva eder. Bu neden­le bu tanım daha kuşatıcıdır.

Sosyoloji bir sosyal gru­bun kültürünü, gelenek-gö­reneklerini kısaca sosyal do­kusunu araştırır. Bu neden­le sosyoloji bir bakıma sosyal hayatın aynasıdır. Yâni sosyal grupları sosyoloji aynasında çok rahatlıkla görüp izleyebiliriz. Bu nedenle bir sosyal grubu tanımak is­tiyorsanız sosyoloji penceresinden içeriye girmek gerekir. Fakat sosyal grupları tarihî süreçten bağımsız ele alıp değerlendirdiğinizde önemli sos­yal hatalar yaparsınız. Çünkü bir sos­yal yapı ve o yapının unsurları rast gele değil tarihî süreç içinde ve tari­hî zihniyet içinde oluşur ve meyda­na gelir.

Ancak ülkemizde son zamanlar­da sosyoloji araştırmaları diye ma­gazin bilgileri sunulmakta ya da kül­tür tarihini ve sosyal zihniyeti dikka­te almayan ve sosyal yapıyı göz ardı eden çalışmalar karşımıza çıkmadır. Bu çalışmalar adeta kültür unsurları­nı tek tek yâni kültür tarihi veya sos­yal süreç içindeki gelişimi ve değişi­mi dikkate almadıkları için kültürel yapıyı anlamakta ve anlatmakta son derece sakıncalı sonuçları ifâde et­mektedir.

Kısaca sosyolojik araştırmalar­la istediğiniz takdirde bir aileyi da­hi parça parça yapabilirsiniz. Bu nedenle sosyoloji araştırmaları hem çok faydalı hem de son derece teh­likelidir.

 

İ. Vurucu- Sosyolojiye olan ilgi­nizin kaynağı nedir, neden sosyo­loji?

M. Aksoy- Sosyolojiye ilgimin iki kaynağı var birincisi ağabeyim Hamdi Aksoy`un felsefe okuması etkili olmuştur. Çünkü fel­sefenin sosyoloji ile ilgisinden dola­yı ağabeyimin kitapları arasında bol­ca sosyoloji kitapları da vardı ve on­lar benim ilgimi felsefeden daha çok çekiyordu.

İkincisi ise ortaokulda okurken Kadirli Ülkü Oca­ğı`nda (O zamanlar Ülkü Ocakları adeta bir okul gö­revi yapıyordu. Yani ocak­lardaki kitaplar ile orada verilen seminerler yaygın eğitim açısından son de­rece önemliydi. O neden­le ilk üniversite tahsilimi orda aldım dersem yeridir.) okuduğum kitaplar ile ba­zı dergiler özellikle, Tö­re dergisinin (Töre Dergi­si 1971`de yayın hayatına başlayıp Mayıs 1985 yılına kadar yayın hayatını de­vam ettirmiştir.) hayatım­da çok önemli yeri vardır. Töre dergisi bugün çoğu­muz bilmeye bilir. Ancak Töre dergisinin yazarla­rı arasında Mustafa Ka­falı, Halide Nusret Zorlutuna, Emine Işınsu, Meh­met Eröz, Erol Güngör, Necmettin Hacıeminoğlu, Mehmet Kaplan, Dündar Taşer, Mehmet Çınarlı, Ayhan Tuğcugil (İskender Öksüz), Agâh Oktay Gü­ner, Turan Yazgan, Tarık Buğra, Amiran Kurtkan, Aclan Sayılgan, Faruk Kadri Timur­taş, Arif Nihat Asya, Sadi Somuncu­oğlu, Bahaattin Karakoç, Yavuz Bü­lent Bakiler gibi isimleri sayarsam ne kadar önemli bir dergi olduğunu fark ederiz. Sonradan derginin yazarlarında Ami­ran Kurkan (Bilgiseven) ve Turan Yazgan hocalar yüksek lisan ve dok­torada hocalarım oldular ve birçoğu ile de tanışma şansım oldu.

Nedendir hatırlayamıyorum bu dergideki edebiyat ve ekonomi ya­zılarını dahi sosyoloji bağlamında değerlendiriyor ve sosyoloji yazıları­nı daha dikkatli okuyordum.

Meselâ Ziya Gökalp, Mehmet Eröz, Erol Güngör`ü orada tanıdım. Sonra lise yıllarında okumalarıma devam ettim. Bu süreçte Gökalp vâ­sıtasıyla sosyolojinin önemini, Eröz vâsıtasıyla saha araştırmasının ve di­siplinler arası çalışmaların önemini, Güngör vâsıtasıyla da zihniyet ana­lizlerini ve kültüre nasıl bakılacağı­nı öğrendim. Bütün bu sebeplerden ötürü benim için sosyolojide yükseköğrenim yapmak olmazsa olmazdı, yâni mutlaka sosyolojiyi bilimsel ola­rak hayatıma katma zorunluluğunu hissettim. Bundan dolayı üniversite sınavlarında ise ilk üç tercihimi sos­yoloji, dördüncü tercihimi ise antro­poloji olarak seçtim.

Bana göre sosyoloji sosyal haya­tın aynasıdır. O nedenle hem kendi içinde yaşadıklarınızı, hem de içinde yaşadığını sosyal hayatı anlamak için ya da kafanızda sorular varsa ilk baş­vurmanız gereken bilim dalı sosyolo­jidir. O nedenle sosyoloji benim için bir olmazsa olmaz, adeta bir aşktır.

 

İ. Vurucu- Kültür sosyolojisi, sosyal bilimlerde yöntem, kültür ta­rihi, sosyal antropoloji gibi alanlarda araştırmalarınız var. Sizi bu araştır­malara yönelten sebep nedir?

M. Aksoy- Bilindiği gibi bilim­ler felsefeden ayrılarak kendi araştır­ma alanlarını seçerek ortaya çıkma­ya başladırlar. En son olarak da felse­feden sosyal bilimler doğmuştur. Bu süreç de ilk önce nerdeyse her sos­yal konu tarih sosyolojisi, antropolo­ji gibi bilimler vâsıtasıyla ele alınma­ya başlandı. Meselâ sosyologlar her şeyi sosyoloji adıyla araştırmaya ça­lıştılar buna sosyologizm denir. An­cak bu anlayışa bir tepki olarak 19. yüzyıla gelindiğinde sosyal bilim­lerde adeta birbirlerinden kopuk ve habersiz çalış­malar yapılmaya başlandı. 20. yüzyılın başından iti­baren ise bu anlayış tartı­şılmaya başlandı. Özellikle 1945`ten sonra ise sosyal konuların birbirlerinden bağımsız var olamayacak­ları ve birbirlerinden ba­ğımsız düşünülemeyeceği düşüncesi hâkim oldu.

Dünyadaki bu akıma rağmen, Türkiye`de sosyal bilimlerle uğraşanlarda bu anlayış -üzülerek söylüyo­rum- hâlâ yerleştirmiş de­ğildir. Meselâ bizde önem­li ölçüde tarihçi sosyolo­jiden, sosyolog tarihten faydalanmayı önemsemez, onu göz ardı eder. Oysa bir sosyal olayın tarihî te­melleri ve geçmişi vardır. Bunu görmeden veya on­dan haberdar olmadan o sosyal konuyu sağlıklı şe­kilde anlamak mümkün değildir. Diğer yandan ta­rihî bir olay da sosyal ha­yat içinde meydana geldi­ğine göre, o tarihi olayı an­lamak için o günkü sosyal hayat hakkında bilgi sahibi olmak gerekir ki, doğru yorum yapıl­sın, sağlıklı çözümler üretilsin.

Türkiye özellikle seksenli yıllar­da başlayan magazin sosyolojisi, bir yandan küreselleşmeyi savunurken diğer yandan sosyal hayatı parçalayı­cı yâni etnik (Bence bu kavram ırk karşılığı kullanılıyor. Ancak ırk kav­ramının kirletilmesinden dolayı et­nik kavramı tercih ediliyor) temelli çalışmaların meydana getirdiği sos­yal bunalım nedeniyle kültür sosyo­loji bağlamında araştırmalar yapmayı tercih ettim. Aslında sosyoloji anla­yışımda temelinde Eröz`ün bakış açı­sı hâkim olduğu için onun yaptığı gi­bi tarihi, sosyolojiyi ve antropolojiyi temel alarak doktora tezimi yaptım. Ondan sonra bütün çalışmalarım­da bu anlayışla araştırmalar yapma­yı tercih ettim.

Çünkü bir sosyal konuyu onu meydana getiren bütün içinde değer­lendirmek gerekir. Eğer parçayı bü­tün içinde değerlendirmediğiniz tak­dirde sâdece parçayı tasvir eder, res­min bütününü göremezsiniz. Mese­lâ bir bölgede yaptığınız araştırma­da bulduğunuz bir kültür unsurunun sosyal coğrafyasını görmezseniz, o kültür unsurunun o yöreye âit oldu­ğunu söylersiniz. Oysa o kültür un­surunu hakkında sağlıklı yargıya va­rabilmek için olabildiğince diğer böl­gelerdekilerle karşılaştırmak gerekir. İşte bunu yapabilmek için kültür ta­rihine, antropolojiye başvurmak ge­rekiyor. Eğer bu anlayışı sosyoloji bağlamında yaparsak kültür sosyo­loji yapmış oluruz ve böylece bir kül­tür unsurunu sağlıklı şekilde değer­lendiririz.

Türkiye`de yapılan çalışmalarda bu anlayışa dikkat edilmediği için özellikle Doğu ve Güneydoğu Ana­dolu`daki birçok kültür unsuru bö­lücü amaçla kullanılmış ve kullanıl­maktadır. Oysa karşılaştırma yap­tığımızda bu­ralardaki kültür unsurlarının aynılarını Türk dünyasının her coğrafyasında kar­şımıza çıkar. Meselâ Diyarbakır`da geleneksel anlayışla yapılan bir ki­limdeki damgaların aynısını Türk dünyasının en uzak bölgesi Yaku­tistan`da görebiliyoruz. Mezar taşla­rı da böyledir. Meselâ Hakkari`deki Tunceli`deki balbalları ve koçbaşlı mezar taşlarını Moğolistan`dan Tür­kiye`ye kadar olan Türk coğrafyasın­da görebilirsiniz. Fakat bunları Fars­larda ve Slavlarda görmek mümkün değildir. İşte bu nedenlerden dolayı ben araştırmalarımı kültür sosyolo­ji, kültür tarihi ve sosyal antropoloji bağlamında yapmaya çalışıyorum.

Kısaca sosyal hatayı parçalamak mümkün olmadığı için, her sosyal bi­limcinin bir ayağını kendi uzmanlık alanı üzerine basarak diğer ayağı ile de araştırma konusuna en yakın bi­lim dallarının üzerinde gezinmesi ge­rekiyor. İşte bu anlayıştan dolayı ya­pabildiğim kadarıyla disiplinler ara­sı bir anlayışla araştırmalar yapmaya çalışıyorum.

 

İ. Vurucu- Sizin bu alandaki ça­lışmalarınız nelerdir?

M. Aksoy- ``Kültür Sosyolojisi Açısından Nevruz Kavramı``, ``Do­ğu ve Güneydoğu Anadolu`dan Te­rör Nedeniyle Göç Eden Ailelerin Sorunları``, (Zakir Avşar`la ortak) ve ``Altaylardan Anadolu`ya Damgalar`` internet sayfamdaki (www.mustafa­aksoy.com) yazdığım elli civarında­ki makalelerdir.

Bütün çalışmalarım disiplinler arası bir anlayış­la yapılmıştır. Özellikle dok­tora tezim olan ``Doğu Anadolu Kültürü Üzerine Bir İnceleme`` adlı çalışmam disip­linler arası çalışmak isteyenler için örnek olma özelliğine sahiptir. Me­selâ bu çalışmada sosyoloji, folklor (Halk Bilimi), tarih, mitoloji ve ant­ropoloji biliminden hareketle ``Kül­tür Sosyolojisi`` kavramını tanımla­dım ve tezimde yukarıdaki bilimler­den olabildiğinde faydalanmaya ça­lıştım. Ondan sonra da aynı anlayış­la araştırmalarıma devam etmeye ça­lıştım. Özellikle www.mustafaakso­y.com adlı sitemde sosyal bilimlerin her alanından, meselâ arkeoloji, psi­koloji, sosyoloji, antropoloji, mitolo­ji, halk edebiyatı, dil bilimi, tarih vb. bilimlerden, hatta fen bilimlerinden örnekler görmek mümkündür.

Şu anda ise Türkiye`deki sosyal bilimlerdeki yöntem anlayışını eleşti­rel bir açıdan değerlendiren ve ``Yön­temsizliğin Yöntemi`` adını verme­yi düşündüğüm bir kitap ile temel­de Kürt milliyetçilerinin kaynakları­nı esas alarak ``Kürt ve Zaza Tarihi ile Kültürü`` hakkında bir araştırma üzerinde çalışıyorum.

 

İ. Vurucu- Mezar taşlarının özel­liği nedir? Onlarda araştırmaya de­ğer ne buldunuz?

M. Aksoy- Mezar taşlarının en belirgin özelliği geleneksel mima­rî ve etnografyanın en güzel örneği­ni ifâde etmesidir. Diğer yandan me­zarlar, sosyal grupları dinî ve sosyal hayatlarının da en belirgin ifâde edil­diği mekânlardır. Meselâ Kırgızis­tan`daki geleneksel mezarlarda yurt (bozüy) ismi verilen keçeden yapı­lan yuvarlak çadır şeklindeki yapı­ların içine ceset yerleştirilir. Diğer yandan dış görünümü de yurt şek­linde yapılan mezarlar vardır. Bu tip mezarlar istisnasız kadın mezarıdır. Çünkü Türk anlayışına göre evi dişi kuş yapar.

Mezarların bir başka özelliği ise geleneksel damgaları üzerlerinde ba­rındırmalarıdır. Yâni, Türk mezarla­rında Türk damgalarının olmasıdır. Bunun dışında, mezarlar ve türbe­ler halkın bir araya gelip, buluştu­ğu mekânlar olmuştur. Bazı mezar­larda yâni türbelerde çeşitli törenler yapılır ve dilekler dilenir. Meselâ Ro­manya`nın Dobruca bölgesindeki Sa­rı Saltuk türbesinde 5-6 Mayıs`ta Hıdrellez yani bahar bayramı tören­leri yapılır. Kazakistan`ın Yesi yâni Türkistan şehrindeki Yesevi türbesi ramazan ve kurban bayramlarında ziyaret edilir. Bunun dışında evlenen ya da çeşitli sorunları olanlar türbe­ye gelerek çeşitli dileklerde bulunup, dua ederler. Asya`daki türbe anlayı­şı Anadolu`da özellikle Alevî-Bektaşî geleneğine bağlı insanlar tarafından temsil edilmektedir.

Tuva`dan Kosova`ya kadar alan­da yaptığım araştırmalara göre koç­başlı mezar taşları ile balballar sâde­ce Türklerde vardır. Bu kültür öğesi bize Türkler hakkında önemli bilgi­ler vermektedir. Meselâ ilk koçbaş­lı mezar taşları ile balballar Moğo­listan`daki Ötüken ile Altay bölge­sindedir. En son koçbaşlı mezar taşı ise 1965 tarihli olarak Tunceli mer­kezinde, balbal ise 1963 tarihli ola­rak Pertek`tedir. Ayrıca koçbaşlı me­zar taşları ile balballar Doğu ve Güneydoğu Anadolu`da bolca görmek mümkündür.

Mezar taşlarının üzerindeki dam­gaları izleyip inceleyince, Türkle­rin tarihleri, kültürleri, aile yapıları, sosyal statüleri hakkında çok önemli ipuçlarını yakalayabiliriz.

Kısaca, mezar taşlarını, gelenek­sel kültürün en yalın taşıyıcıları ol­maları açısından son derece önemli olduğu için bir kültür sosyologu ola­rak araştırmaya değer buldum.

 

İ. Vurucu- Şüphesiz ki yaptığınız araştırmalarda ilginç bulgularla kar­şılaşıyorsunuz. En ilginç buldukları­nızı bizimle paylaşır mısınız? Saha araştırması yapan gençlere ne tavsi­ye edersiniz?

M. Aksoy- Beni bu araştırmala­rımda en çok şaşırtan ve hayrete dü­şürün Hakkari ile Tunceli oldu. Çün­kü her iki ilde nüfus hareketliliğine en az imkân veren bir coğrafyaya sa­hip. Yâni her iki ilde sosyal etkileşi­min en az olduğu alanlardır. Böyle olmakla beraber bu illerimizde koç­başlı mezar taşları ile balbalların ol­ması ve halı-kilimlerdeki damgaların benzer değil aynılarının Türk dünya­sının her yerinde görülmeleri bence çok ilginçti.

Bilindiği gibi Kürtçü araştırma­larda Kürtler Farsların bir kolu ola­rak ifâde edilmesine rağmen koçbaş­lı mezar taşları ve balballar ile halı-kilimlerdeki simetrik damgalar Fars­larda görülmez. O hâlde bu kültü­rel miras bazılarının düşünüldüğü­nün aksine bu coğrafyada çok eski­lerden beri Türklerin yasadığını gös­termez mi?

Saha çalışmasını 1997`de Zakir Avşar`la yaptığımız ve ``Doğu ve Gü­neydoğu Anadolu`dan Terör Nede­niyle Göç Eden Ailelerin Sorunları`` ismiyle yayımlanan eserde de ifâde edil­diği gibi sorduğumuz bir soruya her­kes Kürtçe eğitim istiyordu, ancak kimse çocuğunu Kürtçe eğitim ya­pan bir okula göndermek istemiyor­du. Bu durum konunun ne kadar siyasallaştığının bir göstergesi olarak bence ilginçtir.

Saha araştırması yapan insan araştırmacı kimliğini kaybetmeden araştırma yaptığı grupla uyum için­de olmak zorundadır. Yâni araştırma yaptığı insanlarla kimliğini kaybet­meden bütünleşmelidir. Araştırma sahasında bilgi alamadığım insan ol­madı. Sanırım bunda yukarıda ifâde ettiğim özelliği iyi kullanmam etkili olmuştur. Meselâ bir seferinde soh­bet esnasında çay verdiler çayı bir kenara bırakarak sorduğum sorula­rın cevabını yazıyordum. Bir müddet sonra elimi bardağa götürerek çayımı yudumladım. Ağzıma gelen bir tortu­yu çay tanesi sanarak ezdim o esna­da çık diye bir ses geldi yani çayıma düşen sineği ezmiştim. Hiç fark ettir­meden çayımı yudumladım ve bitene kadar içtim. Eğer çayı ağzımdan çı­karsaydım ve içmeseydim evin erkeği çay yapanı döveceğinden en azından çok kötü şekilde azarlayacağından emindim. Oysa ben o çayı içmekle bir şey kaybedecek değildim.

Saha çalışması yapan araştırma­cının, insanların artı, eksilerini, ih­tiyaç ve taleplerini, sosyal konum ve statülerini, korku ve heyecanlarını göz önünde bulundurup, onları yar­gılamadan, sorgulamadan, onlara gü­venip, güven vererek araştırma yap­manın zorunlu olduğu gerçeğini hiç unutmaması gerekir. Bu tavrın saha araştırmaları için çok önemli olduğuna inanıyor genç­lere bu tavrı takınmalarını öneriyo­rum.

Ağrı`nın Taşlıçay ilçesinin bir kö­yünde yaptığım bir araştırmada ise babamdan yaşlı birinin bana doğru heyecanla gelip elimi öpmeye çalış­tığında çok utanmıştım. Elimi çek­meye çalışırken yaşlı adam ısrar edi­yordu bu esnada istemeyerek de olsa sert bir tonla ``Amca sen ne yapıyor­sun, sen babamdan daha büyüksün elimi öpmen doğru değil`` dedim. Bu sözüm karşısında yaşlı adam sakinle­şerek ``Bak oğul sen bende daha bü­yüksün`` dedi. ``Neden senden büyü­ğüm`` dediğimde ``Oğul buraya devlet iki defa gelir birinde vergi almak için ikincisinde ise oy almak için. Bak sen kendiliğinden gelmişsin yâni be­nim için gelmişsin o nedenle sen ben­den daha büyüksün`` dedi. Bu ifâde­ler karşısında gözlerim doldu ve Ziya Göklap`in aydınlar halka iki defa git­meli sözü aklıma geldi.

Kısaca yaşadığım bu olaylar beni çok etkiledi ve o günden itibaren hal­kıma karşı sorumluluğumu unutma­maya çalıştım. Şüphesiz herkesin sa­ha araştırması yapması zorunlu değil ancak herkes yaşadığı topraklara kar­şı sorumlu olduğunu unutmamalı.

İlginç bir olayı ise Elazığ`ın Ağın ilçesindeki bir Alevi köyünde yaşa­dım. Bilindiği gibi Doğu Anadolu`da insanlar son derece misafirperver­dir. Sünnî köyünde araştırmamı öğ­le vaktinde bitirdim ev sahibi yemek yememi sonra gitmemi istedi. Ben ise teşekkür ederek fazla vaktim olmadı­ğını Alevî köyüne geçerek araştırma­ya devam edip oradan Elazığ`a dön­mek istediğimi söyleyerek Alevî köyü geçtim. Alevî köyüne vardığımda ilk eve misafir oldum. Kısa bir tanışmadan sonra sorular sormaya başladım. Bu esnada ev hanımı beyine bakıyordu. Bir süre sonra ev hanımı çay içip içmeyeceğimi sordu. Oysa normalde yemek teklifi yapmaları gerekiyordu. Bu durum karşısında ``Siz nasıl misafir karşılıyorsunuz. Ben acım neden yemek vermiyorsunuz`` dedim. Bu sözüm karşısında sanki ev hanımının gözü yuvasından fırlamış gibi bana dönerek ``Biz Aleviyiz o nedenle yemezsiniz diye düşündüm`` dedi. Ben de evin beyine dönerek ``Komşu köyünüzden biri size geldiğinde ya da siz oraya gittiğinizde böyle biz sorun yaşıyor musunuz`` dedim. Onlar ise ``Hayır aramızda böyle sorun hiç olmadı`` dediler. ``O hâlde neden şimdi oldu`` dediğimde ``Ne bilelim halk arasında Alevinin kestiği yaptığı yenmez`` diye bir söz var. O nedenle senin de yemeyeceğini düşündük dediler. Bu konuşma beni çok düşündürdü. Çünkü misafir olduğum ev sahibi İstanbul`da Çapa`nın en lüks yerlerinden biri olan Başvekil caddesinde yaşıyor ve tatil için köyüne gelmişti. Yâni ne yaşadıkları yerde ne de komşu köyle aralarında bir sorun olmadığı hâlde adeta gizli yâni bilinçaltındaki bir varsayım/önyargı onların bana karşı olan tavrı sergilemelerine neden olmuştu. Eğer yaşadığımız sosyal ortamda böyle gizli baskılar ve anlayışlar varsa insanların birbirlerine yakın olmaları ve güven duymaları çoğu zaman mümkün görülmemektedir. Bu nedenle sosyal gruplar arasındaki gizli inanç ve baskıların yok edilmesi herkesin görevi olmalıdır.

 

İ. Vurucu- Sizin için hususî bir yer edinen çalışmanız var mı?

M. Aksoy- Yukarıda ifâde ettiğim doktora tezim Türkiye`de hermeneutik yöntem ve disiplinler arası anlayışla yapılmış ilk tez olması ve ülkemizin çok önemli bir sorunu hakkında kültür sosyolojisi açısından yapılmış olması açısından önemlidir. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu adına Zakir Avşar ile saha çalışmasını yaptığımız ve yazdığımız çalışma da araştırmanın yöntemi ve sonuçları açısından son derece önemlidir. Diğer yandan Kosova, Moldova ve Romanya hariç, tamamen kendi imkânlarımla Tuva, Hakasya, Altaylar, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Türkiye (defalarca saha çalışması yaptım ve yapıyorum) ve İran`da yaptığım ve önemli bir kısmını www.mustafaaksoy.com internet adresinde olan çalışmalarım kültür tarihi ve kültür sosyoloji açısından son derece önemli çalışmalardır. Bu araştırma hakkında yazdıklarım bazılarınca önemeli bulunmasa dahi, sahada derlediğim on bin (10.000) civarında fotoğrafla Türk kültürüne önemli kattılar yaptığımı düşünüyorum. Çünkü derlediğim belgelerin önemli bir kısmı birbirini hiç görmeyen okuyup-yazma bilmeyen, araştırma yapmayan, hiçbir siyasî ve bilimsel kaygı taşımayan insanların eseridir. Eğer bu belgelerin dilini anlayabilirsek Türk kültür coğrafyasını ve Türkiye`de 1980`den beri tartışılan ve çoğu zaman çatışmaya neden olan sorunların çözümüne çok önemli katkılar yapacağı düşüncesindeyim. Çok geniş bir coğrafyada yapılan saha araştırması -belki ilk çalışma- olması açısından da önemli bir çalışma olduğuna inanıyorum.

 

İ. Vurucu- Kültürümüz hakkında ne söylemek istersiniz?

M. Aksoy- Türk kültürünün çok zengin ve geniş bir coğrafyada görülmesi dünyada çok kültüre nasip olmayan bir özelliktir. Ancak Türk kültürü hak ettiği yeri genelde iki nedenden dolayı yeterince alamamıştır. Birincisi Türk araştırmacılarının önemli ölçüde Türk kültürüne sağlıklı olmayan yaklaşımları, diğeri ise genelde Batılı araştırmacıların Türk kültürünü küçümseyen tavırlarıdır. Meselâ Türklerden başka hiçbir millet çok sayıda devlet kurmamıştır ve bu kadar geniş bir coğrafyada yaşamamıştır. Buna rağmen Türk olmayan ve Türk araştırmacıları tarafından Türkler, genelde önemli ölçüde özel bir kültürü olmayan ve göçebe olarak yaşayan insanlar olarak tanıtılmaya çalışılmıştır. Oysa devlet kurmak ve çok geniş bir coğrafyada az bir nüfusla var olmak, ileri bir kültür ve teşkilat yapısını gerektirir. Eğer bir devleti oluşturan millet, tarih sahnesinde şu andaki birçok devletten-milletten önce var olmuş ve çok geniş bir coğrafyada-dünyada hiçbir millete nasip olmayacak şekilde devletler kurmuş, var olmuşsa bunun bir anlamı olmalıdır. Eğer Türk olmanın ne olduğunu öğrenebilirsek ya da cevap aramaya çalışırsak, Türk kültürünün dünya kültürünü içindeki yerini anlamaya başlamış oluruz. Sonuç olarak tek cümleyle söylersek, Türk kültürünü önemini anlamak için diğer kültürlerle küçük bir mukayese yapmak yeterlidir.

 

 


 Bu yazının PDF halini indirmek için tıklayın

Powered by Kürşad KARA