Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Altay Bölgesi-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkırdistan-Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan
İran
Nahçıvan
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Moldova
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Gagauzya
Kosova
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1120173
Bugün : 785
Bizim Şehri Kim Öldürüyor?

Mustafa Aksoy

Şehir nedir ya da şehir sorulduğunda ilk akla gelen ``kaybolmak, düzen, modern, yeni, her şeyin satıldığı ve satın alınmak zorunda olunduğu, kuralların olduğu, farklılıkların barındığı, kalabalık içinde yalnızlık, ilerleme, gelişmiş bir alt yapı, alış-veriş, hız`` gibi kavramlardır.

Eğer soruyu şehir ve İslam bağlamında sorarsak, ``İslamî hayatın yaşanmasının zor olduğu, komşuluk bağlarının zayıf ya da hiç olmadığı, suç ve ahlaksızlığın yoğun yaşandığı ve benzeri`` kavramlar akla gelir veya bu kavramlar üzerinden şehir ve şehir hayatı tartışılmaya başlanır.

Şehir konusunda olumlu ve olumsuz anlayışımızın kaynağını araştırdığımızda yine batı kavramları ya da oradan öğrendiklerimizle tartışmaya başlayacak ve cevaplar vereceğiz. Oysa ``şehir``, Arapça ``medine`` demektir. ``Medeni`` ise aynı kökten olup ``şehirli, uygar, terbiyeli, eğitim görmüş``demektir. ``Medeniyet`` kavramı ise ``şehirde yaşamak, ideal gelişmişlik, uygarlık`` anlamlarını içinde barındırır. Böyle olmakla beraber Mehmet Akif Ersoy`un ``tek dişi kalmış medeniyet``  diye batıyı eleştirirken, ``medine``  ve ``medeniyet`` kavramlarının özünden uzaklaştığımızın farkındalığını sorgulamak gerekir.

Bu nedenle ``medine`` kavramı zihinlerimizde kırılmaya başlarken, zamanla sadece peygamberimizin Mekke`den 622`de göç ettiği şehir (Medine) adı olmaya başlamıştır. O nedenle bugün şehir-medeni ve medeniyet kavramları zihinlerimizde olumsuz imajlar çağrıştırıyor.

Geleneğimizdeki -1- şehir, dün medeniyetin, yazılı geleneğin, `adam olmanın` mekânıydı. Dün şehirler üretimin ve tüketimin merkezleriydi. Bugün ise üretimden uzak devasa ``tüketim`` merkezleridir.

Gelenekli şehir insanların yaşadığı, kendisine ulaşmak için rüyaların görüldüğü mekânlardı.  Geleneğinden kopan şehirler ise rüya görmenin yasak olduğu merkezler haline gelmiş durumda. Acaba neden?

Ülkemizde bir zamanlar şehirlerin içinde köylerde vardı. Belki de bundan dolayı 1970`lerden önce şehirlere koca köy, İstanbul şehri içinse en büyük köy denirdi. 1980`lerden sonra yeni yerleşim yeri denen alanlara betonlar dikilmeye başlandı ve buralara modern şehir dendi. Günümüzde ise ``plaza``, ``central``, ``centrum``, ``uydu şehir`` (beynimde uzaylı şehir kavramını çağrıştırıyor) adlarıyla devasa betonların yükseldiği yerlere ``akıllı şehir`` ya da ``ultra şehir`` denmeye başlandı.

Aslında bunlara ``beton yığınları`` demek daha doğru olur. Çünkü şehirlerin ruhunun olması gerekir. Şehre ruh veren ise başta dini olmak üzere, kültür, tarih, gelenek-görenek, sosyal ilişkiler ve benzerleridir. Şehirlerde mekânların olması gerekir. Şehirde mabet`in olması gerekir. Her şeyden önce, şehirlerde ``insan``ın olması gerekir. Yani şehirde ``insan-ı kâmil`` olmalıdır.

Bu şehirlerde insanı gören var mı?

Ah şehir, sen mi bizi esir aldın, yoksa biz mi senin esirin olduk?

Yoksa ``şehirde pijamayla geziyoruz`` -2- da ondan mı böyle olduk?

Son sözü sayın hocam Sadettin Ökten`e veriyorum:

Türkiye`deki yapıları nasıl buluyorsunuz?

``Fecaat. Hiç konuşmayalım. Türkiye insan gibi yaşamak istiyorsa bütün yapılarını yıkacak. Tekrar kendisi tıkır tıkır adam gibi bir şehir kuracak``.

Nasıl bir şehir olacak?

``İnsani bir şehir``.

Neleri barındırır insani bir şehir?

``Bakın serçeler hangi irtifadan uçuyor, kargalar hangi irtifadan uçuyor. Ağaç ne kadar büyüyor, siz bir nefeste kaç adım atabiliyorsunuz. Bunların içinde Allah`ın, tabiatın verdiği bir alt limit, üst limit var. İnsan bu ölçüleri bozabiliyor. 100 katlı, 200 katlı bina yapabiliyor. Bozmayın bu ölçüyü. Şehir yapıyorsanız çok yükselmeyin. Ölçü bozulduğu zaman önce gözün ölçüsü bozulur, sonra kalbin ölçüsü. Şu anda biz ölçüsü bozulmuş kalplerle yaşıyoruz`` -3-.

Dipnotlar: 

-1- Burada gelenek kavramı,  tarihi süreç içinde oluşan yaşama tarzı, sosyal şuur ve zihniyet anlamında kullanılmıştır.

-2- İnsanı yüreğinden yakalayan bu ifadeyi Aralık 1994`de Kadıköy-Söğütlüçeşme kitap fuarında şehir hakkında yaptığı bir konuşmada Prof. Dr. Sadettin Ökten ağabey kullanmıştı.

-3- ``İçi Boş Bir Dindarlık Yükseliyor``, Yeni Şafak Gazetesi, 14. 08. 2011.

 


 Bu yazının PDF halini indirmek için tıklayın

Powered by Kürşad KARA