Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Tuva-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkurdistan-Rusya
Hakasya-Rusya
Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Karakalpakistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan-Azerbaycan
İran
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Kırım
Moldova
Gagauzya
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Kosova
Arizona-ABD
Los Angeles-ABD
Washington-ABD
Alaska-ABD
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1271668
Bugün : 69
Semboller-Damgalar Neyi Anlatır?

Mustafa Aksoy

Doğa bilimlerinde olayları ve nesneleri görme veya onlara bakma eylemi, bazen araçların ve özel bilgilerin varlığını zorunlu kılar. İnsan-kültür bilimlerinde ise insanlar her baktıklarını bilmiş, dahası anlamış sanırlar. Oysa durum hiç de sanıldığı gibi değildir. Öyle olsa bile, her görülenin bütünüyle anlaşılması mümkün değildir.

Sosyo-kültürel bir şeyi anlamak, araç kullanmaktan öte, derin bir sezgi gücünü, empati ile uygun metot ve tekniklerin kullanılmasını zorunlu kılar. Mesela bir kültür unsuru sadece tarih, antropoloji, halk bilimi, sosyoloji vb. bilim dallarından, sadece birini esas alarak, yeterince anlaşılır şekilde ifade edemeyiz. Çünkü kültür unsurları tarihi süreç ile sosyal-fiziki ortam içinde oluşurlar, değişirler ve bu süreçte onu etkileyen faktörler her zaman birden fazladır.

Bu nedenle sosyo-kültürel olaylar görüldüklerinin aksine, en zor anlaşılan problemlerin başında gelir ya da gelmesi gerekir. Bu nedenle aşağıda ifade edeceğimiz üzere damgaların kullanılması, basit bir sosyal faaliyet olmayıp sosyal grubun veya bir milletin sosyal tarihinin altın sayfaları dile getirir. Başka semboller-damgalar birer sanat eseri olmaktan öte, bir duygunun bir sosyo-kültürel hayatın, en genel tabiri ile sosyal tarihin dile getirildiği kitap sayfaları ve tarihi vesikalardır. Başka deyişle "motif, figur, sembol ve şekillerin tarihin belirli bir noktasındaki zihniyet ve tutumların ürünleri oldukları açıktır"(Mülayim, 1998: 222). Bu belgeler resmi kurumlar tarafından yazılmadıkları için de halkın en yalın duygu ve düşüncelerini ifade ederler. Dolayısıyla tarih yazıcıları ve sosyo-kültürel kavramlar hakkında çalışanlar, öncelikle hakların kullandıkları sembollere-damgalara verdiklerini anlamarlı değerlendirilmesi gerekir.

Semboller-damgalar sosyo-kültürel yapının adeta DNA’larıdır yani sosyal genetizmin mimarlarıdır. Başka tabirle semboller-damgalar bir sosyal zihniyetin ifadesidir.

 

Doğu ve Batı Sanatı

Doğu ve Batı sanatı arasındaki en büyük farlılık onların zihniyetinden kaynaklanmaktadır. Bunun da böyle olması gayet doğaldır. Çünkü temelde Batılı için tabiat insanın istediği gibi kullanması ve ondan azami ölçüde faydalanması gereken bir alandır. Oysa Doğu için tabiatta bir düzen var ve insanları o düzeni bozdukları taktirde tabiat onlardan intikamını alır. Ayrıca Doğu’da her zaman akıl metafizikle beraber, çoğu kez de metafizik akıldan önde gelirken, Batıda akıl her zaman önde olmuş ya da olması için çaba harcanmıştır. Bu nedenle Batı sanatı daha çok maddi nesneleri dile getirir. Belki bu nedenle olacak ki Jusdanis “bizim sanattan anladığımız şey, yani edebiyat, mimari heykel, dans, tiyatro ve opera gibi bütün güzel sanatları kapsayan sistem on sekizinci yüzyılın ürünüdür. Bu terimi en yakın Eski Yunan sözcük ve bu terimin modern Yunanca’daki çevirisi tekhne, bir sanatlar sistemine değil geniş anlamda zanaatkarlığa karşılık geliyordu” (Jundanis, 1998:17) der.

Read, ise “eserlerini yaratırken dini inanıştan hareket etmemiş gibi görünen sanatçıların bile hayatları daha yakından incelenince dini duyarlık diyebileceğimiz bir tarafla karşılaşırız. Van Gogh’un hayatı buna iyi bir örnektir… Dinin rahipleri ile büyücüleri, yaratıcı sanatçılarla aynıdır, ve sanatın işi sadece tapınma veya yatıştırmadır” (Read, 1960: 84-85) diyerek sanat ile din arasındaki yakın ilgiyi gözler önüne serer. Read bir başka eserinde de “büyü, dinin olduğu kadar bilimin de çıkış noktası olarak bilinir” (Read, 1981: 35)  der. Sanat ile din arasındaki yakın ilgiye bir başka eserde “Bizans sanatı dinsel bir sanattır. Başlangıçta Hıristiyanlığın ilk yayılma özü içinde Yunan-Roma geleneğini devam ettirmiştir” (Tansuğ, 1983: 41) denmektedir.

 Bu satırların yazarının uzmanlık alanı sosyoloji olduğu için yukarıdaki iddialar hakkında söyleyeceği fazla sözü yoktur. Ancak sanat ile din arasındaki yakın ilgiye katılmamak mümkün değildir. Dolayısıyla Doğu sanatıyla Batı sanatı arasında her şeyden önce, dinden veya dini anlayıştan kaynaklanan temel bir farklılığın olması gerekir.

Batı’da sanat dendiğinde ilk akla gelen resim, heykel ve müzik’tir. Bununla birlikte güzellik kavramı sanatla o kadar iç içe kullanılmıştır ki sanat “estetik” kavramıyla izah edilmiş, hatta sanat yerine estetik kavramı kullanılmıştır. Türk sanatında ise resim, heykel çok az kullanılırken, neredeyse bale günümüzde bile halka mal olmuş değildir. Oysa sanat her şeyden önce, geleneksel uğraş alanı olarak halkın yakın ilgi alanıdır. Dolayısıyla bir halkın sanat hakkındaki bilgileri ve eylemleri onun sosyo-kültürel tarihinden hareketle ele alınmalıdır. Ancak sanatı Batı mantığıyla algıladığımızdan dolayı bizim kültürümüzde çok önemli yeri olan at kuşamları, kurganlar, balballar, mezarlıklar, kadınlarımızın el işleri (halı, kilim, keçe dahil) ile yurt (keçeden yapılan, Türklere has yuvarlak çadır)’lar Türk sanat tarihçileri tarafından, genelde bir problem alanı olarak görülmediği gibi, tarihi kökleri yüzlerce yıla dayanan, bu ata yadigarı sanat eserleri, bilinçsizce çürümeye ya da teknolojiye terk edilmişlerdir.

Sonuç olarak sanat, sosyal-kültürel bir değerdir. Bu nedenle her sanat anlayışı bir sosyo-kültürel geleneği ifade eder. Yani sanat gelenektir, gelenek ise bir halkın yaşama tarzını, inancını, tasavvurlarını, tarihi birikimini maddi-manevi değerlere yansıtmasını ve hayatı yorumlaması ifade eder.

           

Sanat ve Damgalar Neyi Anlatır?

Sanat insanın zihniyet dünyasının yansımasıdır. Yani sanat, bir zihniyetin bir duygunun, sosyo-kültürel yaşantının çeşitli sembollerle-damgalarla yansıtılmasıdır. Bu nedenle sanat eserleri sosyo-kültürel tarihin anlaşılmasında birer belge olarak değerlendirilmelidir. Diğer yandan Gadamer’e göre de sanat eserlerini tarih bilincinin bütünlüğü içinde “anlamak” kavramı çerçevesinde kavrayabiliriz (Polama , 1993: 229).  Dolayısıyla sanat eserlerini tarihi bağlamda ele almadığımız takdirde onları ve taşıdıkları damgaların neler ifade ettiklerini yeterince anlayamayız. 

Sanat eserleri bir sosyo-kültürel ortamda meydana geldiğine göre, o sanat eserinin, onu yapanın zihniyet dünyasını yansımaması mümkün değildir. Özellikle geleneksel halı-kilim ve mezar taşlarını incelerken sosyo-kültürel tarihi yapıyı göz önüne almadan değerlendiren her görüş eksik olmağa mahkûmdur. Çünkü o eserlerdeki her damga ölen insanın veya halı-kilim dokuyanın inancını, dini düşüncesini, sosyal grubunun zihniyet dünyasını, sosyal yapı içindeki statü ve roller gibi birtakım sosyal değerleri ifade eden etnografik malzemelerdirler. Bu nedenle bazı mezar taşlarındaki damgalar, birer soyut dil olarak mezar sahibinin yaşını kahramanlıklarını, bağlı olduğu boyu ve dini inancını, sahip olduğu eğitim-öğretim ve benzeri gibi değerleri dile getiren kitapçıklar gibidirler.  Ayrıca sanat eserlerindeki damgalar "biçim yapısındaki çağrışımlarla kendi semboliğini,  üstünde yer aldığı nesneye eklemek, ona manevî derinlik vermek ve öz kazandırmak, bir başka deyimle o eşyayı kimlikli kılmaktadır" (Mülayim, 1998: 219). Mesela Kazakistan’da mezarlarda sıkça görülen koçbaşları cesur-batır olmayan birinin mezarı üzerine konmamaktadır.

Sanat eserlerindeki damgalar bir sosyal grubun yazılı ve sesli olmayan dilidir denilse abartılmış olamaz. Başka deyişle, maddi kültürde sembolleşen gelenek, bir zihniyetin yazılı olmayan soyut ifadesidir. Öbür yandan sembollerle ifade edilen gelenek, bugün ile dün arasında tarihi ilişkiler kuran belgelerdir.

Aslında sosyo-kültürel yapı insanların tekrarladıkları geleneklerin bir sonucudur. Gelenek ise tarihin eski sayfalarının yeni yorumlarla hali hazırda okunması veya tekrar tekrar dile getirilmesidir. Ancak bu tekrarlar her zaman olduğu gibi değil; bazen sosyo-kültürel değişmenin gereği olarak, farklı ve/veya nüanslı biçimlerde de olabilir.

İnsanlar birbirleriyle aslında pek farkında olmadıkları semboller vasıtasıyla ilişki kurarlar. Semboller ise insanların birbirleriyle yıllarca süren sosyo-kültürel etkileşimleri sonucu oluşur. Bu nedenle semboller bir sosyal grubun hafızasıdır. Sosyolojideki sembolik etkileşimci ekole göre de “etkileşim, başka insanların etkilerine karşılık olarak verilen tepkilerden oluşan etkinliklerden oluşur” (Polama , 1993: 228). Ayrıca etkileşimci ekole göre nesneler kendiliklerinden değil sembolik etkileşimin sonucu olarak bir anlam taşırlar. Bundan ötürü nesneler aynı olsa da, taşıdıkları anlamlar farklı olabilir. Mesela nesne olarak inek Hindistan’da kutsal olarak algılanırken, başka bir yerde ise bir et objesi olarak algılanır. Öbür yandan domuz da Hint-Avrupa halkları tarafından yenilebilir et, Türkler arasında yasaklı olarak algılanır. Ok kavramı da başka sosyal gruplar tarafından öldürücü bir silah olarak algılanırken, Türklerde bu kavram silah olmanın yanında 'çağrı, varlık, hürriyet' anlamlarını da taşımaktadır.

Mesela hâlâ Anadolu’da kullanılan ve kökü “ok” olan “okuntu” sözü sembolik anlamda binlerce yıllık Türk tarihinin sayfaları arasından gelmekte olup, bir yere davet edilmek-etmek anlamına gelir. Koç kavramı da koyun cinsinden olan hayvanların erkeğine verilen sıfat olmasının yanında, Türk tarihinde yiğit, cesur, bu özelliğinden dolayı da bağımsız anlamlarını da ifade etmektedir. Anadolu’da analar, babalar ya da yaşça büyük olanlar, çocuklar-delikanlılar için “koçum”, “koç gibi delikanlı” ve benzeri deyimler kullanır. Ayrıca halk edebiyatında yiğitlikten söz eden veya yiğitleri öven aşıklık geleneğine de “koçaklama” denir.

Dolayısıyla semboller yalnızca bir nesneyi ifade etmenin ötesinde Cassirer’inde belirttiği gibi “sembolik formlar bir tür dinsel anlatım formları olup, salt dil formundan mistik ve dinsel düşüncenin fenomonolojisine kadar yükselirler” (Arat, 1977: 35). Öbür yandan insanlar, yalnız fiziki evrende değil, bir de sembolik evrende yaşarlar. “Dil, mitos, sanat ve din ise bu evrenin parçalarıdır” (Arat, 1977: 42). Hegel’e göre de “sembol, Doğu uluslarının kendisiyle fikirlerini dile getirmeye çalıştıkları bir anıtlar ve amblemler düzenini belirler… Tüm mitoloji semboliktir. İnsan tininin yaratıları olarak mitoslar, tanrısal doğa üzerine genel düşüncelerdir. Bu görüş açısından mitos ve geleneklerin kaynağı insan tinindedir” (Arat, 1977: 43).  

Sanat ise bir kültürel grubun dünyayı algılayış tarzıdır. Bu nedenle semboller-damgalar Türk tarihi açısından son derece önemli belgelerdir. Çünkü damgalar Türkler’de yazının olmadığı zamanlardan kaynaklanmış olup, o günden bugüne kadar Türk grupları tarafından bir arma olarak kullanılmışlardır. Ayrıca bu damgalardan bazıları Türklerin ilk alfabesi olan Runik alfabesinin bazı harflerini meydana getirmiştir.

Sonuç olarak sembol kullanan bir varlık olan insanın veya insanların yaptıkları eylemlerin ne anlama geldiklerini bilmek için o sembollerin-damgaların ortaya çıktığı sosyo-kültürel yapıyı tanımak ve anlamak gerekir. Aksi takdirde sembollerin-damgaların ifade ettiği zihniyet dünyasını anlamak mümkün değildir. Bu nedenle damgaların-sembollerin bir zihniyet dünyasının ürünleri olarak algılanıp yorumlanması gerekir. Çünkü yapılan araştırmalar, insanların tesadüfen ortak semboller-damgalar kullandıkları hakkında çok az bilgiler vermektedir. Ayrıca insanlar ortak semboller-damgalar kullansa da tarihi, coğrafi, sosyo-kültürel ve siyasal nedenlerden dolayı onlara verdikleri anlamlar az veya çok farklı olmaktadır.

Dipnotlar:

*Dr. Sosyolog, Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi, mustafaaksoy@yahoo.com

ARAT, N., Ernst Cassirer ve S. K. Langer’de Sembolik Form Olarak Sanat, İstanbul, 1977.

MÜLAYİM, S., "Tanımsız Figürlerin İkonografisi", Türk Soylu Halkların Halı, Kilim ve Cicim Sanatı (Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri, 27-31 Mayıs  Kayseri), Ankara, 1998.

JUNDANİS, G., Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür (Çev.T. Birkan), İstanbul, 1998, s.137.

POLAMA, M. M., Çağdaş Sosyoloji Kurumları (Çev. H. Erbaş), Ankara, 1993.

READ, H., Sanatın Anlamı (Çev. G. İnal – N. Asgari), Ankara, 1960, s. 84-85.

READ, H., Sanat ve Toplum (Çev. S. Mülayim), Ankara, 1981, s. 35.

TANSUĞ, S., Karşıtı Aramak, İstanbul, 1983, s. 41.

 

 


 Bu yazının PDF halini indirmek için tıklayın

Powered by Kürşad KARA